top of page

YAZILARI

Koray SIPÇIKOĞLU

ÜÇ NOKTA...

 

     Bazı cümleler bitmez. Söyleyecek söz kalmadığı için değil, söylenecek söz çok olduğu için. İnsan bazen anlatmaya başlar, sonra durur. Kelimeyi bulamadığından değil. Bulduğu kelimeyi söylemeye cesaret edemediğinden. Cümlenin sonuna nokta koyamaz; çünkü bitmemiştir. Virgül de koyamaz; çünkü nasıl devam edeceğini bilmiyordur. O zaman yan yana üç küçük nokta bırakır: … “Gerisini sen anla.”

 

​

     Belki de üç nokta, noktalama işaretlerinin en insani olanıdır. Çünkü insanın hayatında tamamlanmış cümlelerden çok yarım kalmış cümleler vardır.

 

      Bir Nokta Yetmediğinde

​

     Üç noktanın dilde bir adı vardır: eksilti işareti. Bir cümlenin tamamlanmadığını, bir bölümün çıkarıldığını, sözün kesildiğini ya da düşüncenin devam ettiğini gösterebilir. Ama edebiyatta bundan çok daha fazlasını yapar. Sessizlik yaratır, bekletir, okuyucunun zihninde boşluk açar.

​

     “Ben seni…” Burada durun. Cümlenin devamında ne var? Seviyorum mu? Özledim mi? Affettim mi? Unutamadım mı? Bir daha görmek istemiyorum mu? Bilmiyoruz. İşte üç noktanın büyüsü burada. Yazar cümleyi tamamlamaz. Okuyucu tamamlar. Bazen söylenmeyen, söylenenden daha çok şey anlatır.

​

     Üç Küçük Nokta

 

     Üç noktanın görüntüsünde bile tuhaf bir hikâye vardır: … Birinci nokta geçmiş gibi. İkincisi şimdi. Üçüncüsü gelecek. Elbette bu bir dilbilgisi kuralı değil. Ama insan bakınca böyle düşünmeden edemiyor.

​

     Geçmiş… Şimdi… Gelecek… Üçü de aynı çizginin üzerinde. Geçmişi değiştiremiyoruz. Şimdiyi yaşamaya çalışıyoruz. Geleceğin ne olacağını bilmiyoruz. Ve hayat, üçünün arasından geçip gidiyor.

​

     Belki üç nokta bu yüzden bana zamanı hatırlatıyor. Başlangıcını hatırlamadığımız, sonunu bilmediğimiz uzun bir cümlenin ortasındayız.

​

     Yarım Kalanlar

 

     İnsan hayatında neler yarım kalıyor? Bir kitap, bir beste, bir yolculuk, bir dostluk, bir aşk, bir özür, bir konuşma, bir hayal… “Bir gün yaparım,” dediğimiz şeyler. “Sonra konuşuruz,” dediğimiz insanlar. “Bir ara uğrarım,” dediğimiz evler.

​

     Sonra zaman geçiyor. Bir gün dönüp bakıyoruz. Kitap rafta. Beste bilgisayarın bir köşesinde. Telefon rehberindeki isim hâlâ orada. Ama arayamıyoruz artık. Çünkü bazen biz gecikiyoruz. Bazen hayat. Ve insanın hikâyesinde sessizce üç nokta beliriyor.

​

     Sonra Söylerim

 

     İnsan ne tuhaf bir varlık. Sanki sonsuz zamanı varmış gibi yaşıyor. “Seni seviyorum,” demeyi erteliyor. “Özür dilerim,” demeyi erteliyor. “Teşekkür ederim,” demeyi erteliyor. Bir dostunu aramayı erteliyor. Annesini ziyaret etmeyi, babasının anlattığı aynı hikâyeyi bir kez daha dinlemeyi, çocuğuyla oturmayı, kendisiyle kalmayı erteliyor.

​

     “Sonra…” Ne tehlikeli bir kelime. Çünkü hayat bize hiçbir zaman “sonra” garantisi vermedi. Bazı cümlelerin üç noktayla bitmesinin sebebi edebiyat değildir. Zamandır. Bir gün söylemek istediğimiz şeyi söyleyecek insan kalmaz karşımızda. Ve cümle sonsuza kadar yarım kalır.

​

     Aşkın En Sevdiği İşaret

 

     Aşk noktayla pek anlaşamaz. Çünkü bitmiş aşklar bile bazen insanın içinde bitmez. Birini yıllarca görmezsiniz. Hayatınıza başka insanlar girer. Şehirler değişir. Evler değişir. Saçınıza aklar düşer. Sonra bir yerde eski bir şarkı çalar. Ve yıllardır kapalı sandığınız bir kapı usulca açılır. Bir yüz, bir sokak, bir yaz akşamı, bir koku… İnsan şaşırır. “Demek hâlâ…” İşte orada üç nokta vardır.

​

     Belki aşkın en gerçek hâli “Seni seviyorum.” değildir. Bazen “Seni sevmiştim…” cümlesidir. Nokta koyarsanız geçmişte kalır. Üç nokta koyarsanız bir şey hâlâ havada asılıdır.

​

     Söylenmeyenler

 

     İnsan yalnızca söylediklerinden oluşmaz. Söylemediklerinden de oluşur. Belki daha çok onlardan. Bir masada susup söylemediğimiz cümleler vardır. Bir kavga sırasında yutup içimizde tuttuğumuz sözler. Bir cenazede söyleyemediğimiz vedalar. Bir aşkın ardından gönderilmeyen mesajlar. Yazılıp silinen mektuplar.

​

     Telefon ekranına yazılıp sonra tamamen silinen: “Nasılsın?” Tek kelime. Ama bazen o kelimenin arkasında yıllar vardır. İnsan siler. Göndermez. Ekran boş kalır. Ama insanın içinde üç nokta kalır.

​

     Sessizliğin de Dili Vardır

​

     Müzikte notalar kadar suslar da önemlidir. Tiyatroda oyuncunun bazen söylediği sözden çok, sözden önce verdiği es etkiler seyirciyi. İki insan konuşurken de böyledir.

​

     “İyiyim.” dersiniz. Bazen gerçekten iyisinizdir. Bazen değildir. Ama “İyiyim…” dediğiniz anda kelime değişir. Aynı altı harf. Bambaşka anlam.

Demek ki bazen noktalama işareti kelimenin arkasındaki gerçeği ele verir. Ağız “iyiyim” der. Üç nokta: “Değilim.”

​

     Hayat Tamamlanmak Zorunda mı?

​

     Bize sürekli bir şeyleri tamamlamamız gerektiği öğretiliyor. Okulu bitir. İşi tamamla. Kitabı bitir. Projeyi bitir. Listeyi bitir. Hedefe ulaş. Başladığın işi yarım bırakma. Güzel. Ama insan hayatı bir yapılacaklar listesi değildir.

​

     Her şey tamamlanmıyor. Bazı hayaller yarım kalıyor. Bazı yolların sonuna varamıyoruz. Bazı sorular cevaplanmıyor. Bazı insanlar neden gittiklerini anlatmıyor. Bazı özürler gelmiyor. Bazı vedalar yapılamıyor.

​

     Belki huzur, her şeyi tamamlamak değildir. Bazı şeylerin tamamlanmayacağını kabul edebilmektir. İnsan bazen hayatındaki üç noktalarla barışmalı.

 

     Devamı Var mı?

 

     Üç noktanın tuhaf tarafı şudur: Hem hüzünlüdür hem umutlu. Çünkü yarım kalmışlığı anlatır. Ama aynı zamanda devam ihtimalini de taşır.

​

     “Bitti.” ile “Bitti…” aynı şey değildir. Birincisinde kapı kapanmıştır. İkincisinde sanki biri hâlâ kapının arkasında bekliyordur. “Gitti.” kesindir. “Gitti…” içinde dönüş ihtimali taşımasa bile özlem taşır.

​

     Üç nokta geleceğe küçücük bir boşluk bırakır. Belki hayatın kendisi de bize böyle davranıyor. Bir kapı kapanıyor. Biz “Bitti.” diyoruz. Hayat sonuna üç nokta ekliyor: “Bekle…”

​

     Hafıza Bir Üç Noktadır

 

     İnsan geçmişini eksiksiz hatırlamaz. Hafıza bir kamera değildir. Çocukluğumuzun büyük bölümü yoktur. Bazı günlerden tek bir görüntü kalmıştır. Bir pencere, bir masa, birinin kahkahası, bir yaz öğleden sonrası, bir şarkı… Gerisi?

​

     …

 

     Belki hafıza da hayatımızı üç noktalarla saklıyor. Bazı yerleri seçiyor. Bazı yerleri siliyor. Aradaki boşlukları biz dolduruyoruz. Ve yıllar geçtikçe yaşadığımız hayatla hatırladığımız hayat birbirinden biraz uzaklaşıyor. Belki sonunda hepimiz kendi geçmişimizin biraz da yazarı oluyoruz.

​

     Keşke

 

     Üç noktanın en yakın arkadaşı belki de “keşke”dir. Keşke söyleseydim… Keşke gitseydim… Keşke kalmasaydım… Keşke arasaydım… Keşke sarılsaydım… Keşke korkmasaydım…

​

     Ama “keşke”nin tuhaf bir adaletsizliği vardır. Bugünkü aklımızla dünkü kendimizi yargılarız. Oysa dün, bugün bildiklerimizi bilmiyorduk. Bugünkü cesaretimiz dün yoktu belki. Bugünkü tecrübemiz de.

​

     İnsan geçmişteki kendisine biraz merhamet etmeli. Çünkü o insan elinden geleni, o gün sahip olduğu akılla yaptı. Belki yanlış yaptı. Ama yaptı. Geçmiş değişmeyecek. Üç nokta geriye doğru uzamaz. Yalnızca ileriye doğru gider.

​

     Ölüm ve Üç Nokta

 

     Ölüm bir noktadır diye düşünürüz. Belki öyledir. Ama ölen insanın geride bıraktıkları için ölüm çoğu zaman üç noktadır. Çünkü onun cümlesi biter. Bizim onunla konuşmamız bitmez.

​

     Yıllar sonra bile içimizden “Şimdi burada olsaydın…” deriz. Bir şey olur, “Bunu görseydin…” Bir başarı gelir, “Keşke bilseydin…”

​

     İnsan gider. Ama onunla kurduğumuz cümleler devam eder. Belki sevdiğimiz insanların ölümünden sonra yaşadığımız şey tam olarak budur: Noktayı kabul etmeye çalışırken içimizdeki üç noktalarla yaşamayı öğrenmek.

​

     Sanat Üç Noktayı Sever

 

     Belki sanatın güzelliği de buradadır. İyi bir roman her şeyi açıklamaz. İyi bir film seyircinin elinden tutup her cevabı vermez. İyi bir resim “Şuna bak ve tam olarak bunu düşün.” demez. İyi bir şarkı, bestecinin yaşadığı duyguyla dinleyenin yaşadığı duyguyu aynı olmak zorunda bırakmaz.

​

     Sanat biraz boşluk bırakır. Çünkü izleyici o boşluğa kendisini koyar.

 

     Belki bu yüzden bazı eserler bizi yıllarca takip eder. Eser bitmiştir. Ama bizde bitmemiştir. Perde kapanmıştır. Kitabın son sayfası çevrilmiştir. Şarkının son notası susmuştur. Ama içeride bir şey devam eder…

​

     Her Şeyi Söylemek Zorunda Değiliz

 

     Çağımız sürekli konuşuyor. Yorum yapıyoruz. Paylaşıyoruz. Açıklıyoruz. Cevap veriyoruz. Kendimizi anlatıyoruz. Başkalarını anlatıyoruz. Bazen hiçbir şey bilmediğimiz konularda bile söyleyecek sözümüz var.

​

     Belki üç nokta bize eski ve değerli bir şeyi hatırlatıyor: Susabilmek.

​

     Her düşünce söylenmek zorunda değildir. Her tartışmanın son sözü bize ait olmak zorunda değildir. Her sorunun cevabını bilmek zorunda değiliz. Bazen insanın söyleyebileceği en akıllıca şey “Bilmiyorum…” olabilir.

​

     Ve belki bilgeliğin küçük bir bölümü nerede konuşacağını bilmekse, diğer bölümü nerede susacağını bilmektir.

​

     Sonra…

 

     Virgül bize nefes almayı öğretti. Ünlem sesimizi duyurdu. Soru işareti bildiklerimizden şüphe ettirdi. Üç nokta ise başka bir şey söylüyor: Her şeyi tamamlamak zorunda değilsin.

​

     Hayatımızda yarım kalmış insanlar olacak. Yarım kalmış konuşmalar, yarım kalmış hayaller, söylenmemiş sözler, bitirilmemiş işler, gidilmemiş şehirler, okunmamış kitaplar, dinlenmemiş şarkılar…

​

     Belki mesele hepsini tamamlamak değildir. Belki mesele hangilerinin hâlâ devam etmeye değer olduğunu anlamaktır.

​

     Çünkü üç nokta yalnızca yarım kalmışlığın işareti değildir. Bazen ihtimalin işaretidir. Henüz yazılmamış olanın, henüz karşılaşmadığımız insanın, henüz gitmediğimiz yolun, henüz bestelemediğimiz şarkının, henüz kurmadığımız cümlenin.

​

     Belki yarın hiçbir şey değişmeyecek. Belki çok şey değişecek. Bilmiyoruz. İyi ki de bilmiyoruz. Çünkü hayatın bütün cümlesini doğduğumuz gün okuyabilseydik yaşamanın ne anlamı kalırdı?

​

     Biz hikâyenin sonunu bilmiyoruz. Sadece bulunduğumuz satırı okuyabiliyoruz. Sonrası boş.

​

     Ve belki tam da bu yüzden hâlâ umut var.

​

     Çünkü nokta konmadığı sürece… Devamı var…

Çapa 6

SORU İŞARETİ?

​

     İnsan dünyaya cevaplarla gelmez. Sorularla gelir. Belki ilk sorumuz kelimelerle değildir. Aç olduğumuzda ağlarız. Bir ses duyduğumuzda başımızı çeviririz. Bir yüz yaklaşınca bakarız. Bir nesneyi elimize alır, çevirir, ağzımıza götürür, yere atarız. Henüz “Bu nedir?” diyemeyiz. Ama yaptığımız tam olarak budur: Bu nedir?

 

     Sonra konuşmayı öğreniriz. Ve insanlık tarihinin belki de en tehlikeli kelimesini keşfederiz: Neden?

​

     Çocuk bunu durmadan sorar. Neden gökyüzü mavi? Neden gece oluyor? Neden kuşlar uçuyor? Neden ben uyumak zorundayım? Neden sen işe gidiyorsun? Neden insanlar ölüyor? Neden? Neden? Neden?

​

     Bir süre sonra yetişkin yorulur. “Çünkü öyle,” der. İşte belki de insanın düşünce hayatındaki ilk büyük kırılma burada başlar. Çocuk soru sormaya devam etmek ister. Dünya ise ona yavaş yavaş cevaplarla yetinmeyi öğretir.

​

     Eğilmiş Bir Ünlem

​

     Soru işaretine dikkatle bakın: ?

​

     Sanki ünlem biraz önce dimdik duruyordu da şimdi başını eğmiş. Düşünüyor. Ünlem “Biliyorum!” diyordu. Soru işareti “Acaba?” diyor. Ünlem kendinden emin. Soru işareti kuşkucu. Ünlem sesini yükseltiyor. Soru işareti bazen fısıldıyor.

​

     Ama hangisi daha güçlü? Bundan o kadar emin olmayın. Çünkü tarihte dünyayı değiştirenlerin bazıları büyük cevaplar verenler değil, kimsenin sormadığı soruları soranlardı.

​

     Bu İşaret Nereden Çıktı?

​

     Soru işaretinin geçmişi sandığımız kadar açık değildir. Bugünkü kıvrımlı şeklinin nasıl ortaya çıktığı konusunda farklı tarihsel açıklamalar vardır. Orta Çağ el yazmalarında bir cümlenin soru olduğunu göstermek için kullanılan çeşitli işaretlerin zamanla bugünkü biçime dönüştüğü düşünülür.

Yani soru işaretinin kendi geçmişinde bile bir soru işareti vardır. Ne güzel. Kendisi hakkında bile kesin bir cevap vermeyen bir işaret.

Belki ona en çok yakışan da budur. Çünkü soru işareti kesinliğin değil, araştırmanın işaretidir. Bir kapıyı kapatmaz. Aralar. Ve içeri bakar.

​

     Çocuk Filozof

 

     Çocuklar tuhaf varlıklardır. Henüz diploma almamışlardır. Kitap okumamışlardır. Felsefe tarihi bilmezler. Platon'u, Aristoteles'i, Descartes'ı tanımazlar. Ama bir çocuğun peş peşe sorduğu beş “neden?” sorusuna gerçekten cevap vermeye çalışın. Bir süre sonra kendinizi felsefenin ortasında bulursunuz.

“Neden çalışıyorsun?” “Para kazanmak için.” “Neden para kazanıyorsun?” “Yaşamak için.” “Neden yaşamak için para gerekiyor?” “Çünkü ihtiyaçlarımız var.” “Neden ihtiyaçlarımız var?”...

​

     Geçmiş olsun. Biraz önce mutfağın ortasında ekonomi, toplum ve insan varoluşu üzerine tartışmaya başladınız.

​

     Çocuğun yaptığı şey aslında son derece basittir. Verdiğiniz her cevabın arkasına yeni bir soru işareti koyar. Biz yetişkinler ise bir süre sonra bundan vazgeçeriz. Cevapları biriktiririz. Soruları kaybederiz.

​

     Sokrates'in Baş Belası

​

     Felsefe tarihinin en meşhur soru sorucularından biri Sokrates'ti. İnsanlara uzun konferanslar vermekten çok, sorular sorarak onların düşüncelerindeki çelişkileri görünür hâle getiriyordu.

​

     “Adalet nedir?” “İyilik nedir?” “Cesaret nedir?”

​

     Cevap kolay görünür. Ta ki biri “Peki, ne demek istiyorsun?” diye sorana kadar. İnsan bazen bir şeyi bildiğini, onu açıklamaya çalışıncaya kadar sanıyor. Belki gerçek düşünme tam burada başlıyor: Bildiğimiz şeylerden şüphe ettiğimiz yerde.

​

     Çünkü bilgisizlik yalnızca bir şeyi bilmemek değildir. Bazen en büyük bilgisizlik, bildiğinden fazla emin olmaktır.

​

     Acaba?

 

     “Acaba” kelimesini severim. İnsanı küçültmez. Tam tersine düşünceye yer açar.

​

     “Ben haklıyım.” cümlesi kapıyı kapatır. “Acaba ben haklı mıyım?” kapıyı yeniden açar. “Bu insan kötü.” bir hükümdür. “Bu insan neden böyle davranıyor?” bir sorudur. “Ben başarısızım.” bir hükümdür. “Gerçekten başarısız mıyım?” bir sorudur. “Artık çok geç.” bir hükümdür. “Gerçekten geç mi?” bir sorudur.

Bazen hayatımızı değiştiren şey yeni bir cevap değildir. Eski cevabın sonuna koyduğumuz küçücük bir soru işaretidir.

​

     Bildiğinden Emin misin?

​

     İnsan zihninin tuhaf bir tarafı vardır. İnandığı şeyleri destekleyen bilgileri görmeye, onlarla çelişenleri ise daha kolay gözden kaçırmaya eğilim gösterebilir. Psikolojide buna doğrulama yanlılığı denir.

​

     Yani insan bazen gerçeği aramıyor olabilir. Haklı çıkmayı arıyor olabilir.

​

     İşte soru işareti tam burada rahatsız edicidir. Çünkü “Ya yanılıyorsam?” diye sorar. Bu soru insanın hoşuna gitmez. Çünkü haklı olmak konforludur. Yanılabileceğini kabul etmek ise cesaret ister.

​

     Belki düşünmenin en zor aşaması yeni şeyler öğrenmek değildir. Eski bildiklerinden bazılarının yanlış olabileceğini kabul etmektir.

​

     İnternet Çağının Paradoksu

​

     Bugün cebimizde insanlık tarihinin belki de en büyük bilgi kaynaklarından birine açılan kapı taşıyoruz. Bir kelime yazıyoruz, saniyeler içinde binlerce cevap. Dünyanın öbür ucundaki bir müzeyi geziyoruz. Bir bilimsel araştırmayı okuyabiliyoruz. Bir dili öğrenebiliyoruz. Gökyüzündeki bir yıldızın uzaklığını birkaç saniyede bulabiliyoruz.

​

     Bilgi hiç bu kadar yakın olmamıştı. Ama burada tuhaf bir soru var: Bilginin çoğalması, merakın da çoğaldığı anlamına geliyor mu?

​

     Her şeyi bulabiliyor olmak, her şeyi sorguladığımız anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersi olabilir. Cevaba o kadar hızlı ulaşıyoruz ki soruyla yeterince vakit geçirmiyoruz. Oysa bazı soruların değeri cevaplarında değildir. İnsanı değiştirmelerinde saklıdır.

​

     Neden Ben?

 

     Hayatın bütün soruları felsefi değildir. Bazıları can yakar.

​

     “Neden ben?” “Neden şimdi?” “Neden gitti?” “Neden olmadı?” “Neden beni sevmedi?” “Neden hastalandı?” “Neden öldü?”

​

     Bazen hiçbir cevap yeterli gelmez. İnsan cevap arar çünkü acının bir nedeni olursa ona katlanmanın daha kolay olacağını düşünür. Ama hayat her soruya cevap vermiyor.

​

     Belki yetişkin olmanın en ağır taraflarından biri de budur. Bazı soru işaretleri ömür boyu kalıyor. Çözülemiyor. Silinmiyor. Yalnızca onlarla yaşamayı öğreniyoruz.

​

     Aşkın Soru İşaretleri

 

     Aşk da soru sormayı sever. “Beni seviyor mu?” “Arayacak mı?” “Neden öyle söyledi?” “Beni düşündü mü?” “Ya giderse?”

​

     Sonra ilişki başlar. Sorular değişir. “Beni hâlâ seviyor mu?” Sonra yıllar geçer. Belki en önemli soru gelir: “Ben hâlâ seviyor muyum?”

​

     İnsan bazen başkasına sormaya cesaret edemediği soruyu kendisine de soramaz. Çünkü bazı soruların korkutucu tarafı cevapsız olmaları değildir. Cevabını zaten biliyor olmamızdır.

​

     Kendimize Sormadığımız Sorular

 

     Başkalarını sorgulamak kolaydır. “Neden böyle yaptı?” “Neden bunu anlamıyor?” “Neden değişmiyor?”

​

     Peki kendimize?

 

     Ben neden böyle davranıyorum? Neden bu kadar öfkeleniyorum? Neden onaylanmaya ihtiyaç duyuyorum? Neden kaybetmekten korkuyorum? Neden hâlâ oradayım? Neden gitmiyorum? Neden başlamıyorum? Neden erteliyorum? Neden başkasının hayatını yaşıyorum?

​

     İşte soru işareti burada aynaya dönüşür. Ve insanın kendisine sorduğu dürüst bir soru bazen başkasından duyduğu yüz nasihatten daha değerlidir.

Çünkü nasihat dışarıdan gelir. Soru içeride çalışmaya devam eder.

​

     Cevap Vermek Zorunda Değilsin

​

     Bize küçük yaşlardan itibaren soruların cevapları olduğu öğretildi. Sınavlarda böyledir. Soru vardır. Altında seçenekler: A, B, C, D. Bir tanesi doğrudur.

Hayat böyle değildir.

​

     Hayat bazen seçenekleri bile söylemez. Bazen iki cevap doğrudur. Bazen hepsi yanlıştır. Bazen sorunun kendisi yanlıştır. Bazen de henüz cevap yoktur.

“Bilmiyorum.”

​

     Bu yüzden küçümsenen ama çok değerli bir cümledir. Bilmiyorum. Ne kadar ferahlatıcı. İnsan her şeyi bilmek zorunda değil. Hatta belki öğrenmenin ilk şartı budur: Bilmediğini fark etmek.

​

     Bir bardağı doldurmak istiyorsanız içinde biraz boşluk olmalı. Zihin de öyle. Her şeyi bildiğini düşünen insana yeni bir fikir nereye sığacak?

​

     Soru Sormak Tehlikelidir

​

     Çünkü soru düzeni bozar.

​

     “Niçin böyle yapıyoruz?” tehlikeli bir sorudur. “Kim söyledi?” tehlikelidir. “Hep böyle olması gerektiğinden emin miyiz?” daha da tehlikelidir.

Ailede sorulur. Okulda sorulur. İş yerinde sorulur. Toplumda sorulur. İnsanın kendi hayatında sorulur.

​

     Bazı düzenler cevaplardan değil, soruların sorulmamasından güç alır. Bu yüzden merak yalnızca öğrenme isteği değildir. Bazen özgürlüğün başlangıcıdır.

​

     Çünkü insan bir şeyi sorgulamaya başladığı anda onun değişmez olduğuna dair büyü bozulur.

​

     Her Şeyi de Sorgulama

​

     Ama burada başka bir tuzak vardır. Soru sormak değerlidir diye insan hiçbir cevaba güvenemez hâle gelirse düşünce ilerlemez.

​

     Şüphe araçtır. Ev değildir.

 

     Sürekli soru işaretinin altında yaşanmaz. Bir noktada eldeki kanıta bakmak, düşünmek ve geçici de olsa bir sonuca varmak gerekir.

​

     Çünkü sağlıklı kuşku “Hiçbir şey doğru değildir.” demez. Şunu der: “Bunu doğru kabul etmek için yeterli nedenim var mı?”

​

     Aralarında büyük fark vardır.

​

     Soru işaretinin görevi gerçeği yok etmek değildir. Gerçeğe giden yolu açık tutmaktır.

​

     Cevaplar Yaşlanır

​

     Çocukken doğru bildiğimiz pek çok şey değişti. Yirmi yaşında hayattan beklediğimizle kırk yaşında beklediğimiz aynı olmayabilir. Bir zamanlar uğruna kavga ettiğimiz bir düşünce bugün bize anlamsız gelebilir. Bir zamanlar asla affetmeyeceğimizi söylediğimiz birini anlayabiliriz. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığımız şey olmadan gayet güzel yaşayabiliriz.

​

     Çünkü insan değişir.

 

     Öyleyse cevaplarının da değişmesi neden ayıp olsun?

​

     Belki tutarlılık, hayat boyunca aynı şeyi söylemek değildir. Yeni bilgiler karşısında düşüncesini yeniden kurabilmektir. Dünün cevabına sadık kalmak uğruna bugünün gerçeğini reddetmek, tutarlılık değil inat olabilir.

​

     İnsan zaman zaman eski cümlelerinin sonundaki noktayı silmeli. Yerine bir soru işareti koymalı.

​

     En Büyük Soru

 

     Sonunda bütün küçük sorular belki aynı büyük soruya çıkıyor: Ben ne yapıyorum burada?

​

     İnsan binlerce yıldır bu sorunun çevresinde dolaşıyor. Dinler cevap verdi. Felsefe cevap aradı. Bilim evrenin nasıl işlediğini anlamaya çalıştı. Sanat ise bazen cevap vermek yerine sorunun kendisini güzelleştirdi.

​

     Belki tek bir cevap yok. Belki vardır ama henüz bilmiyoruz. Belki soruyu yanlış soruyoruz.

​

     Ama insanın bu soruyu sorabiliyor olması bile olağanüstü değil mi? Evrenin küçücük bir köşesinde yaşayan bir canlı, başını gökyüzüne kaldırıyor ve “Ben neden buradayım?” diye soruyor.

​

     Belki insan olmanın en tuhaf tarafı budur. Kendi varlığımıza bile soru işareti koyabiliyoruz.

​

     Son Soru

 

     Virgül bize durmayı öğretti. Ünlem haykırmayı. Soru işareti ise belki daha zor bir şey öğretiyor: Emin olmamayı.

​

     Her şeyden emin olmak kolaydır. Dünya basitleşir. İyiler vardır. Kötüler vardır. Doğrular vardır. Yanlışlar vardır. Biz vardır. Onlar vardır.

​

     Sonra küçücük bir soru gelir:

​

     “Ya öyle değilse?”

 

     Ve bütün duvarlarda bir çatlak açılır. Işık bazen tam oradan girer.

​

     Belki çocukken sahip olduğumuz en değerli şeyi yıllar içinde kaybettik. Oyuncaklarımızı değil. Gençliğimizi değil. Saflığımızı bile değil.

​

     Merakımızı.

 

     Çünkü çocuk dünyaya bakıp “Bu nedir?” der. Yetişkin çoğu zaman “Biliyorum.”

​

     Oysa belki iyi yaşamak biraz da çocukluğumuzdan bir soru işaretini cebimizde taşımaktır. Arada çıkarıp bildiklerimizin yanına koymak. İnandıklarımızın yanına. Korkularımızın yanına. Önyargılarımızın yanına. Hatta kendimizin yanına.

​

     Ben kimim? Gerçekten ne istiyorum? Neden buradayım? Doğru bildiklerimin ne kadarı gerçekten benim düşüncem? Neyi sırf herkes yaptığı için yapıyorum? Kimi seviyorum? Neden seviyorum? Neden korkuyorum?

​

     Ve belki hepsinden önemlisi:

​

     Ya hayat, bana anlatıldığı gibi değilse?

​

     Cevabı bilmiyorum.

​

     Zaten mesele de belki bu.

​

     Çünkü bazı cümleler noktayla biter. Bazıları ünlemle.

​

     Ama insanı yeni bir cümle kurmaya zorlayan tek işaret vardır.

​

     ?

Çapa 5

ÜNLEM!

 

 

     İnsan dünyaya bir noktayla gelmez. Bir virgülle de başlamaz hikâyesi. İlk yaptığı şey soru sormak hiç değildir. İnsan dünyaya bir ünlemle gelir. Bir çığlıkla.

​

     Belki de hayatımız boyunca kuracağımız bütün cümlelerden önce söylediğimiz ilk söz budur: Buradayım!

​

     Henüz dilimiz yoktur. Kelimeleri bilmiyoruzdur. Annemizi, babamızı, dünyayı, ölümü, aşkı, yalnızlığı bilmiyoruzdur. Ama bağırmayı biliriz. Ne tuhaf... İnsan konuşmayı öğrenmeden önce sesini yükseltmeyi öğreniyor. Belki ünlem bu yüzden yalnızca bir noktalama işareti değildir. İnsanın dünyaya karşı ilk tavrıdır. Bir çizgi, bir nokta Ünleme dikkatle bakın. Yukarıdan aşağıya inen bir çizgi ve altında küçücük bir nokta.

     

     !

​

     Sanki ayağa kalkmış bir insan. Altındaki nokta yere basıyor, üzerindeki çizgi dimdik duruyor. Elbette noktalama işaretini tasarlayanların böyle bir niyeti olduğunu söylemiyorum. Ama insan bazen şekillerde kendisini görür. Virgül eğilmiş gibidir. Soru işareti başını önüne eğip düşünür. Ünlem ise dimdik ayaktadır. Sanki birazdan bir şey söyleyecek. Belki bağıracak. Belki gülecek. Belki “Yeter!” diyecek. Belki de yalnızca:

“Vay be!”

​

     Ünlem nereden çıktı?

​

     Ünlemin geçmişi de kendisi kadar ilginçtir. Bugün kullandığımız işaretin Orta Çağ'ın sonlarına doğru yazılı metinlerde belirginleştiği kabul edilir. Erken dönem kullanımında hayranlık ve şaşkınlığı gösteren bir işaret olarak karşımıza çıkar. Yani ünlem daha doğarken bile sıradan cümlelerle yetinmemiştir. Çünkü bazı kelimeler yalnızca okunmak istemez. Duyulmak ister.

 

     “Gel.” ile “Gel!” aynı kelimedir. Ama aynı cümle değildir. Birincisi bir davet olabilir. İkincisinde ise acele vardır. Özlem olabilir. Korku olabilir. Öfke olabilir. Hatta aşk olabilir. Demek ki bazen tek bir işaret kelimenin kendisinden daha fazla şey anlatabilir.

 

     İşte insan ilişkilerinde de sorun biraz burada başlıyor galiba. Biz çoğu zaman insanların söyledikleri kelimeleri duyuyoruz. Ama sonlarında hangi noktalama işaretinin olduğunu kaçırıyoruz.

 

     Çocukluk ünlemdir Bir çocuğu düşünün. Denizi ilk kez görüyor. “Deniz!” Kar yağıyor. “Kar!” Gökyüzünde bir uçak geçiyor. “Uçak!” Kedi görüyor. “Kedi!” Dünyanın bütün sıradan şeyleri çocuk için olağanüstüdür. Sonra büyüyoruz. Denizi yüzlerce kez görüyoruz. Başımızı kaldırmadan yanından geçiyoruz. Kar yağınca trafiği düşünüyoruz. Uçağa bakmıyoruz bile. Kediyi görüp yolumuza devam ediyoruz. Dünya değişmiyor. Biz değişiyoruz.

​

     Çocukluğumuzun ünlemleri yavaş yavaş azalıyor. Belki büyümek biraz da hayret etme yeteneğini kaybetmektir. Ve belki yaşlanmanın en tehlikeli tarafı kırışıklıklar değildir. Hiçbir şeye “Vay be!” diyememeye başlamaktır. Oysa gökyüzü hâlâ oradadır. Deniz hâlâ aynı büyük bilinmezdir. Bir tohum hâlâ toprağın altında parçalanıp başka bir şeye dönüşmektedir. Bir insanın kalbi hâlâ günde binlerce kez, biz ona hiçbir emir vermeden atmaktadır.

 

      Dünya mucizelerini kaybetmedi. Biz alıştık. Alışmak ise bazen hayatın ünlemlerini sessizce silen bir alışkanlıktır.

 

     Aşk gramer bilmez Sonra aşk gelir. Bütün noktalama işaretlerini birbirine karıştırır. Normalde sakin konuşan insan şiir yazmaya başlar. Telefonun ekranına bakıp gülümser. Bir mesajı on kere okur. “Geldim.” yazan iki hecelik kelimeden roman çıkarır. Aşk biraz ünlemdir. Çünkü aşk ölçülü davranmayı pek sevmez. “Biraz özledim.” diyen insanın içinde bazen kocaman bir “Gel!” vardır. “İyi geceler.” yazar. Aslında: “Gitme!” demek ister.

 

     İnsanlık belki de bu yüzden aşk üzerine bu kadar çok şiir yazdı. Bazı duygular düz cümleye sığmıyor. Yaşasın! Eyvah! Ünlemin en güzel taraflarından biri de çelişkisidir. “Yaşasın!” ünlemdir. “Eyvah!” da. “Harika!” ünlemdir. “İmdat!” da. Birinde mutluluğun zirvesindeyiz. Diğerinde korkunun. Ama ikisinin sonunda aynı işaret duruyor.

 

     Demek ki ünlem bize mutluluğu ya da mutsuzluğu anlatmıyor. Bize duygunun şiddetini anlatıyor.

 

     Hayat da böyle değil mi? İnsanı hayatta hissettiren şey yalnızca mutluluk değildir. Bazen büyük bir acının içinde bile insan varlığını bütün çıplaklığıyla hisseder. Çünkü hayat yalnızca güzel şeylerden oluşmaz. Hayat, hissedebildiğimiz her şeydir. Sevinç. Korku. Öfke. Şaşkınlık. Aşk. Hayranlık. Özlem. Ve bazen insanın içinden kopup gelen tek bir: Ah! Bir hece. Bir ünlem. Bazen bir roman kadar uzun. Yeter!

 

     Fakat ünlemin başka bir yüzü daha vardır. İsyan. İnsan hayatı boyunca her şeyi sessizce kabul ederek yaşayamaz. Bazı günler gelir, virgül yetmez. Durup nefes almak çözüm değildir. Soru işareti de yetmez. Artık soracak bir şey kalmamıştır. Nokta koymak da istemezsiniz. İşte o zaman insan ayağa kalkar. Ve bir ünlem koyar: Yeter!

​

     Belki insanlık tarihindeki büyük değişimlerin çoğu önce bir insanın içinde sessizce kurulmuş bu kelimeyle başladı. Çünkü itiraz da insana aittir. Hayır diyebilmek. Karşı çıkabilmek. “Herkes böyle yapıyor.” denildiğinde: “Ben yapmayacağım!” diyebilmek.

​

     Ünlem bazen sesini duyuramayan kelimenin ayağa kalkmasıdır. Ve insanın kendi hayatında kuracağı en önemli cümlelerden bazıları başkalarına değil, kendisine söylediği cümlelerdir: Artık korkmayacağım! Bir daha deneyeceğim! Buradan çıkacağım! Belki dünya değişmez. Ama insan değişir. Bazen bir hayatın yönünü değiştirmek için uzun konuşmalara değil, doğru zamanda söylenmiş tek bir ünleme ihtiyaç vardır. Her yere ünlem koyarsanız...

 

     Ama ünlemin de bir sorunu vardır. Çok kullanırsanız gücünü kaybeder. Her cümlenin sonuna ünlem koyan bir metin, bir süre sonra bağıran bir insana benzer. Ve sürekli bağıran insanın ne söylediğini bir noktadan sonra kimse dinlemez.

​

     Hayatta da böyledir. Her şeye öfkelenirsek gerçek öfkemizin değeri kalmaz. Her şeyi muhteşem ilan edersek gerçekten muhteşem olanı nasıl anlatacağız? Her gün hayatımızın en güzel günü olamaz. Her şarkı şaheser değildir. Her insan hayatımızın aşkı değildir. Her sorun felaket değildir. Belki olgunluk duygularını kaybetmek değil, hangi cümlenin sonuna ünlem koyacağını öğrenmektir. Çünkü ünlem değerlidir. Harcanmamalıdır.

 

     Gençlik ünlemdir Gençken çok ünlemimiz vardır. “Asla!” “Kesinlikle!” “Sonsuza kadar!” “Ben olsam!” “Ben asla öyle yapmam!” Sonra hayat küçük bir tebessümle karşıdan bizi izler. Yıllar geçer. “Asla” dediğimiz şeylerden bazılarını yaparız. “Kesinlikle” dediklerimizden şüphe etmeye başlarız. “Sonsuza kadar” dediğimiz insanların bazıları hayatımızdan çıkar. Ve ünlemlerin arasına virgüller girer. Belkiler girer. Bilmiyorumlar girer. Olabilirler girer.

 

     Bu kötü bir şey değildir. İnsan yaşlandıkça ünlemlerini kaybetmemeli. Onları seçmeyi öğrenmeli. Gençlik her şeye ünlem koymaktır belki. Olgunluk ise gerçekten neyin ünleme değdiğini bilmektir.

​

     Bir insanı kaç ünlemle hatırlarız? Ölen bir insanı düşünün. Onunla geçirdiğimiz bütün günleri hatırlamayız. Binlerce sıradan gün hafızadan silinir. Ama bazı anlar kalır. Birlikte kahkahalarla güldüğümüz gece. İlk karşılaşma. Bir yolculuk. Söylediği tuhaf bir söz. Belki bir kavga. Belki son görüşme. Hafıza kronolojik çalışmaz. Hafıza ünlemleri saklar. Hayatımızın uzun cümlesinden duygusu yüksek olan yerleri seçer. Bu yüzden belki insan ömrü takvimle ölçüldüğü kadar ünlemlerle de ölçülmelidir. Kaç yıl yaşadın? Yetmiş? Seksen? Doksan? Güzel.

​

     Peki... Kaç kere gerçekten yaşadığını hissettin? Vay be! Bu iki kelimeyi seviyorum. Vay be! İçinde şaşkınlık vardır. Hayranlık vardır. Biraz çocukluk vardır. İnsan bazen bir manzaraya bakıp söyler. Bazen yaptığı bir işe. Bazen yıllar sonra karşılaştığı eski bir dosta. Bazen kendi hayatına. Keşke insan ömrünün sonunda geriye baktığında kendisine de söyleyebilse: Vay be!

​

     Ne kadar doğru yaşadım anlamında değil. Kim doğru yaşıyor ki? Ne kadar başarılı oldum anlamında da değil. Ne kadar para kazandım, kaç insan beni tanıdı, kaç ödül aldım anlamında hiç değil. Sadece: Yaşadım. Sevdim. Yanıldım. Düştüm. Kalktım. Saçmaladım. Güldüm. Ağladım. Birilerini özledim. Birilerinin beni özlemesine sebep oldum. Bazen korktum. Bazen cesur davrandım. Bazen kaçtım. Bazen kaldım. Ama oradaydım. Kendi hayatımın içindeydim. Vay be!

 

     İlk ünlem, son nokta

 

     İnsan dünyaya bir çığlıkla geliyor demiştik. Bir ünlemle. Bir gün hikâyenin sonuna nokta konacak. Bunu biliyoruz. İlk işaretimizi seçmedik. Son işaretimizi de büyük ihtimalle seçemeyeceğiz. Ama ikisinin arasındaki metin hâlâ elimizde. İşte bütün mesele belki burada. Noktadan kaçamayız. Ama noktaya kadar nasıl bir cümle kuracağımıza biraz olsun karar verebiliriz.

 

     Virgüllerimiz olacak. Duracağız. Soru işaretlerimiz olacak. Şüphe edeceğiz. Üç noktalarımız olacak. Bazı şeyleri tamamlayamayacağız... Parantezler açacağız. Hayatımıza insanlar girecek, çıkacak. Bazen cümleyi bozacağız. Bazen baştan yazacağız. Ama arada bir ünlem koymayı unutmamak gerek.

 

     Birini sevdiğimizde söylemek. Güzel bir şey gördüğümüzde bakmak. Gülünecek bir şey olduğunda kahkahayı tutmamak. Özlediğimizde aramak. Haksızlık karşısında gerektiğinde “Hayır!” diyebilmek. Ve bazen hiçbir sebep yokken yalnızca yaşadığımızı fark etmek. Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük talihsizlik belki ölmek değildir. Yaşarken hiçbir şeye şaşırmamaya başlamaktır. Çocukken yüzlerce ünlemimiz vardı. Belki büyüdükçe yapmamız gereken onları silmek değildi. Hangilerini saklayacağımızı öğrenmekti. Öyleyse ara sıra başımızı kaldırıp dünyaya yeniden bakalım. Belki gözümüzden kaçırdığımız bir şey vardır. Bir gökyüzü. Bir şarkı. Bir insan. Bir kahkaha. Bir ihtimal.

​

     Çünkü hayat her zaman büyük cümlelerle gelmez. Bazen küçücük bir an çıkar karşımıza. Ve bizden yalnızca onu fark etmemizi ister. O anda uzun uzun düşünmeye gerek yoktur. Bir kelime yeter.

​

     Hatta bazen kelimeye bile gerek yoktur.

​

     Sadece bir çizgi ve bir nokta.

 

     Dimdik ayakta duran bir ünlem.

​​

​

Çapa 4

SANAT DİLENCİLERİ​

​

     Sanatçının yoksul olması ayıp değildir. Başarısız olması da değildir. Bir sanatçının hayatının herhangi bir döneminde işsiz kalması, parasız kalması, eserine alıcı bulamaması, salonunu dolduramaması da utanılacak şeyler değildir. Çünkü sanat, başarı garantisi verilerek çıkılan bir yol değildir. Ama tembelliği “sanatçı hassasiyeti”, beceriksizliği “toplumun sanata ilgisizliği”, üretimsizliği ise “anlaşılmamak” diye pazarlamak başka bir şeydir. Ben onlara sanat dilencileri diyorum.

​

     Yanlış anlaşılmasın. Buradaki “dilencilik” parasızlık değildir. Sanatçının destek istemesi de değildir. Tarih boyunca sanatın hamileri, destekçileri, bursları, fonları olmuştur. Bir genç müzisyenin albümünü çıkarabilmek için destek aramasında, bağımsız bir tiyatronun ayakta kalmak için seyircisine seslenmesinde, bir ressamın sergisini açabilmek için sponsor bulmaya çalışmasında utanılacak hiçbir şey yoktur.

​

     Mesele para istemek değil. Mesele, acınmayı bir sanatçı kimliğine dönüştürmek. Çünkü sanatçı dediğimiz insan aslında bir emekçidir.

 

     Bir müzisyen yıllarca enstrüman çalışır. Parmakları nasır tutar. Beste yapar, bozar, yeniden yapar. Stüdyoya girer. Kayıt yapar. Ekipman alır. Prova yapar. Oyuncu eğitim görür. Bedenini, sesini eğitir. Ezber yapar. Haftalarca, aylarca prova eder. Yazar okur. Araştırır. Yazar. Siler. Yeniden yazar. Bazen yüz sayfa yazıp doksanını çöpe atar. Ressam, heykeltıraş, yönetmen, dansçı… Hepsinin yaptığı işin arkasında görünmeyen binlerce saat vardır. Sonra bütün bunların karşısına tuhaf bir cümle çıkar:

​

     “Sanata destek olalım.”

 

     Neden?

 

     Bir marangozdan masa aldığımızda “marangozluğa destek olduk” diyor muyuz? Bir lokantada yemek yediğimizde “gastronomi sanatına destek verdik” diye gururlanıyor muyuz? Bir avukata ücret ödediğimizde hukuk camiasına bağış yaptığımızı düşünüyor muyuz? Hayır. Parasını ödüyoruz. Çünkü bir hizmet, bir emek, bir üretim satın alıyoruz. Öyleyse bir tiyatro bileti aldığımızda neden sanatçıya “destek” olmuş oluyoruz? Bir kitap satın aldığımızda yazara neden iyilik yapmış oluyoruz? Bir müzisyenin konserine gittiğimizde neden ona yardım etmiş sayılıyoruz?

​

     Belki de sorun tam burada başlıyor. Çünkü sanatçı uzun zamandır toplumun gözünde emeğinin karşılığını isteyen bir profesyonel olmaktan çıkarılıp korunması gereken gariban bir canlı türüne dönüştürüldü.

​

     “Sanatçıya destek olalım.”

 

     “Genç sanatçılarımıza sahip çıkalım.”

 

     “Sanatçılar zor durumda.”

 

     İyi niyetli cümleler bunlar. Ama tekrarlandıkça tehlikeli bir bilinçaltı yaratıyor: Demek ki sanat kendi başına para edecek bir şey değil. İşte sanat dilencilerinin gerçek zararı burada ortaya çıkıyor. Çünkü sürekli mağduriyet üzerinden kendisine alan açmaya çalışan kişi yalnızca kendisini küçültmüyor; gerçekten çalışan, üreten, mesleğini ciddiye alan binlerce sanatçının emeğini de değersizleştiriyor. Üstelik bu tavrın çok kullanışlı bir tarafı var: Başarısızlığın sorumluluğunu hiç üstlenmek gerekmiyor.

 

     Seyirci gelmedi mi?

     “Bu ülkede tiyatroya değer verilmiyor.”

 

     Kitap satmadı mı?

     “Bizim toplum okumuyor.”

 

     Şarkı dinlenmedi mi?

     “Kaliteli müzik dinleyen kalmadı.”

 

     Sergiye kimse uğramadı mı?

     “Sanattan anlamıyorlar.”

 

     Peki eser kötü olabilir mi? Olabilir. Tanıtım kötü yapılmış olabilir mi? Olabilir. Sanatçı kendisini geliştirmemiş olabilir mi? Olabilir. Yıllardır aynı şeyi yapıyor olabilir mi? O da olabilir. Ama nedense suçlu hep toplumdur.

 

     Bu çok konforlu bir sanatçılıktır. Çünkü insan kendisine hiç bakmaz. Oysa gerçek sanatçı yalnız eserini değil, kendisini de eleştirebilen insandır. Sanat kutsal olabilir ama sanatçının yaptığı her şey kutsal değildir. Bir insan kendisine “sanatçı” dedi diye ürettiği her şey değerli olmak zorunda değildir. Her beste güzel değildir. Her roman iyi değildir. Her oyun alkışı hak etmez. Her tablo başyapıt değildir. Hatta bazen seyirci haklıdır. Bazen olmamıştır. Bunu söyleyebilmek sanat düşmanlığı değil, tam tersine sanata duyulan saygıdır.

 

     Bir başka hastalığımız da sanatçı ile sefalet arasında kurduğumuz romantik ilişkidir. Nedense gerçek sanatçının biraz aç olması gerektiğine inanıyoruz. Cebinde para olmayacak. Ev sahibiyle kavga edecek. Meyhanede veresiye defteri bulunacak. Aşk acısı çekecek. Mümkünse öldükten sonra değeri anlaşılacak. Ne kadar acı çekerse o kadar büyük sanatçı!

​

     Bu romantizmin artık sanatın yakasını bırakması gerekiyor. Sanatçının para kazanması ayıp değildir. Hatta yaptığı işi meslek olarak sürdürebilmesinin ön koşullarından biridir. Bir müzisyenin iyi bir evde yaşamak istemesi sanatına ihanet değildir. Bir yazarın kitabından para kazanmak istemesi edebiyatı kirletmez. Bir oyuncunun emeğinin karşılığını talep etmesi onu daha az sanatçı yapmaz. Tam tersine sanatın sadakaya değil, ekonomik değerinin kabul edilmesine ihtiyacı vardır. Ama bunun için önce sanatçının kendisine saygı duyması gerekir. Kendi emeğini sürekli “destek olunacak bir şey” olarak sunan kişi, bir süre sonra toplumdan başka türlü davranmasını bekleyemez. Sanatçı acınacak insan değildir. Sanatçı çalışır. Üretir. Öğrenir. Yanılır. Başarısız olur. Yeniden dener. Kendini geliştirir. Ve ortaya koyduğu emeğin karşılığını ister.

​

     Bu yüzden belki de artık şu cümleyi değiştirmemiz gerekiyor: Sanatçıya destek olmayın. Kitabını satın alın. Biletini satın alın. Müziğini dinleyin. Tablosunu alın. İşini sipariş edin. Telifini ödeyin. Emeğinin fiyatını “Ama sen de sanatçısın, bir güzellik yaparsın” diyerek pazarlık konusu etmeyin. Beğenmiyorsanız da satın almayın. Çünkü bu da hakkınızdır.

​

     Sanatçının görevi insanların kendisine acımasını sağlamak değil, insanların dönüp bakacağı bir şey üretmektir. Toplumun görevi de sanatçıya sadaka vermek değil, değer verdiği sanatın ekonomik karşılığını ödemektir.

 

     Yoksulluk utanılacak bir şey değildir. Başarısızlık da değildir. Ama tembelliği sanatçı hassasiyeti, beceriksizliği toplumun sanata ilgisizliği diye pazarlamak; sonra da gerçekten çalışan insanların emeğini aynı “yardıma muhtaç sanatçı” torbasının içine atmak sanatın kendisine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü sanatın dilenciye ihtiyacı yoktur.

​

     Sanatın, yaptığı işin değerini önce kendisi bilen sanatçılara ihtiyacı vardır.

Çapa 1

VİRGÜL

 

     Hayatın en mütevazı işareti belki de virgüldür.

 

     Nokta kadar kesin değildir. Ünlem kadar gürültücü, soru işareti kadar kuşkucu da değildir. İki nokta gibi ardından gelecekleri haber vermez, parantez gibi hayatın dışına küçük odalar açmaz. Virgül yalnızca durur. Ama bitirmez. Belki de bu yüzden insana en çok benzeyen noktalama işaretidir.

 

     Çünkü insan da hayatı boyunca durur. Yorulur, bekler, düşünür, vazgeçer gibi olur. Bazen bir kapının önünde, bazen bir hastane koridorunda, bazen bir tren garında, bazen artık çalmayacağını bildiği bir telefonun başında...

​

     Sonra bir şey olur. Hayat devam eder. Bir virgül konmuştur yalnızca.

​

     Nefes

 

     Virgülün hikâyesinin nefesle başlaması tesadüf değildir. Eski metinlerde noktalama işaretlerinin görevlerinden biri yüksek sesle okuyan insana nerede duracağını ve nerede nefes alacağını göstermektir. Demek ki yazının çok eski zamanlarından beri insan şunu biliyordu: Anlamın devam edebilmesi için nefes gerekir. Oysa biz bunu hayatta sık sık unutuyoruz. Durmayı yenilmek sanıyoruz. Beklemeyi geri kalmak. Susmayı söyleyecek sözü olmamak. Yalnız kalmayı terk edilmek. Bir şey yapmadan geçirilen günü kayıp...

​

     Belki de hayatın en büyük yanlışlarından biri budur. Çünkü insan sürekli konuşamaz. Sürekli koşamaz. Sürekli sevemez bile. Bazen sevdiğinden uzaklaşması, onu özlemesi gerekir. Bazen yaptığı işe ara vermesi, bazen hiçbir şey düşünmeden bir pencerenin önünde oturması gerekir.

​

     Müzikte de böyledir. Bir melodiyi güzel yapan yalnızca notalar değildir. Suslar da müziğin içindedir. Hatta bazen en güzel nota, çalınmayan notadır. Virgül de yazının susudur. Ama sessizlik değildir. Bir sonraki sese hazırlanıştır.

​

     Kesilmiş küçük parça

 

     Virgül sözcüğünün uzak geçmişinde tuhaf ve güzel bir anlam saklıdır. Eski Yunancadaki komma, kabaca “kesilmiş küçük parça” demektir. İnsan hayatına bundan daha uygun kaç kelime bulunabilir? Çünkü hepimiz biraz kesilmiş parçalardan oluşmuyor muyuz?

 

     Çocukluğumuzdan bir sokak. Artık hayatta olmayan birinin sesi. İlk aşkımızın yüzü. Bir okul bahçesi. Bir şarkı. Eski bir evin kokusu. Bir çekmecede yıllardır saklanan anlamsız bir bilet. Hatırlamadığımız bir günün fotoğrafı.

 

     Hayat bütünmüş gibi görünür ama yakından bakıldığında birbirine virgüllerle bağlanmış küçük parçalardan ibarettir. Üstelik parçaların hepsi güzel değildir. İçlerinde kayıplar vardır. Yanlış kararlar vardır. Utandığımız şeyler vardır. Keşkeler vardır. Bir daha dönmek istemediğimiz yıllar vardır. Ama onları çıkarırsak cümle değişir.

​

     Çünkü insan yalnızca başına gelen güzel şeylerin toplamı değildir. İnsan, başına gelen her şeyden sonra kurabildiği cümlenin kendisidir.

​

     Virgül ayırır ama koparmaz

 

     Virgülün belki de en tuhaf özelliği budur. Ayırır. Ama koparmaz. İki kelimenin arasına girer fakat ikisini birbirinden vazgeçirmez.

 

     Belki ilişkilerimizde de noktalama işaretlerini yanlış seçiyoruz. Her tartışmanın sonuna nokta koyuyoruz. Her hayal kırıklığını final sanıyoruz.

 

     “Bitti.”

 

     “Bir daha olmaz.”

 

     “Asla.”

 

     “Artık.”

 

     Ne kadar çok nokta kullanıyoruz hayatta. Oysa bazı insanların arasına yalnızca virgül koymak gerekirdi. Biraz uzaklık. Biraz zaman. Biraz sessizlik. Belki birkaç yıl. Sonra cümle kaldığı yerden devam edebilirdi.

 

     Elbette her şey devam etmek zorunda değildir. Bazı insanlar gerçekten noktadır. Bazı şehirler noktadır. Bazı aşklar noktadır. Bazı kapıları kapatmak gerekir. Ama hayatın bilgeliği belki de hangisinin nokta, hangisinin virgül olduğunu anlayabilmektir. Ve insan bunu çoğu zaman iş işten geçtikten sonra öğrenir.

​

     Küçük şeylerin iktidarı

 

     Virgül küçüktür. Neredeyse görünmez. Ama yanlış yere konduğunda bir cümlenin anlamını değiştirebilir.

​

     Hayat da şaşırtıcı biçimde böyle çalışır. Büyük kararların hayatımızı değiştirdiğini düşünürüz. Oysa çoğu zaman küçük şeyler değiştirir. Beş dakika geç çıkmak. Bir telefonu açmak. Bir telefonu açmamak. Normalde gitmeyeceğimiz bir yere gitmek. Bir masaya oturmak. Birine “merhaba” demek. Bir sokaktan dönmek. Bir şarkıyı tesadüfen duymak.

​

     Hayatımızın en önemli insanıyla karşılaştığımız gün, büyük ihtimalle sabah uyandığımızda bunun hayatımızın en önemli günlerinden biri olduğunu bilmiyorduk. Sıradan bir gündü. Sonra küçücük bir virgül kondu. Cümlenin bütün anlamı değişti. Belki kader dediğimiz şey de budur: Hayatın doğru ya da yanlış yerlere koyduğu küçük virgüller.

​

     Gençlik ünlemdir

 

     Gençlik biraz ünleme benzer. Her şey kesindir. Aşk sonsuzdur! Dostluk ölümsüzdür! Dünya değişecektir! Sonra yaş ilerler. Ünlemler azalır.

Cümlelere virgüller girmeye başlar. “Belki...”, “Bir düşünelim...”, “Onun da haklı olduğu bir taraf vardır...”, “Zaman gösterir...”

 

     Bu bir yenilgi değildir. Belki olgunluk, ünlemlerden virgüllere doğru yapılan uzun bir yolculuktur. Çünkü genç insan cevapları sever. Yaş alan insan soruları. Genç insan hüküm verir. Yaş alan insan bekler.

 

     Ve bir gün insan fark eder ki hayatın en önemli meselelerinin çoğunun kesin cevabı yoktur. İyi ile kötü arasında bile bazen bir virgül vardır. İnsanlar da virgüldür Hayatımıza giren herkes bizimle sonuna kadar gelmez. Bazıları yalnızca birkaç sayfa kalır. Bir öğretmen. Bir arkadaş. Bir sevgili. Bir komşu. Bir yolculukta yanımıza oturan yabancı. Bazen birkaç saat tanıdığımız biri, yıllardır tanıdığımız insanların söylemediği bir cümle söyler. Sonra gider. Bir daha hiç görmeyiz. Ama söylediği şey kalır.

 

     Demek ki bir insanın hayatımızdaki önemi, hayatımızda ne kadar kaldığıyla ölçülmüyor. Bazı insanlar romanımızın kahramanı değildir. Virgülüdür. Küçüktür. Ama çıkarırsanız anlam bozulur.

 

     Aşk belki de iki virgül arasındadır

 

     Aşkın sonsuz olması gerektiğine kim karar verdi? Belki aşkın değeri süresinde değildir. Bir insanı üç ay sevebilirsiniz. Bir başkasını otuz yıl. Hangisinin daha gerçek olduğunu takvim söyleyemez. Çünkü zaman ölçer. Ama anlamı ölçemez. Bazı aşklar hayatımızdan gider fakat bizden gitmez. Yıllar sonra bir şarkıda çıkar karşımıza. Bir sokakta. Bir kokuda. Birinin söylediği tek bir kelimede.

 

     Ve insan şaşırır: “Demek hâlâ buradaymış.” Hayır. Belki hâlâ orada değildir. Sadece cümlede bıraktığı virgül duruyordur.

 

     Beklemek

 

     Virgül biraz da beklemektir. Fakat beklemek ile hiçbir şey yapmamak aynı şey değildir. Toprak da bekler. Tohumun üstünde aylarca hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür. Sonra bir sabah küçücük bir yeşil belirir.

 

     İnsan bazı dönemlerinde kendini başarısız sanır çünkü dışarıdan bakıldığında hayatında hiçbir şey olmuyordur. Oysa belki kök salıyordur. Her gelişme görünür olmak zorunda değildir. Bazı değişimler sessizdir. Bazı devrimlerin seyircisi yoktur.

 

     İnsan bazen kimsenin fark etmediği bir gecede eski kendisi olmaktan çıkar. Sabah olur. Aynaya bakar. Yüz aynıdır. Ama cümle değişmiştir.

 

     Nokta

 

     Ve elbette bir gün nokta gelecektir. Bundan kaçamayız. Belki insanın bildiği tek kesin gelecek budur. Fakat ölümün kesinliği hayatı anlamsızlaştırmaz. Tam tersine virgülleri değerli kılar. Sonsuz zamanımız olsaydı hiçbir buluşmanın acelesi olmazdı. “Sonra görüşürüz,” derdik. Çünkü sonsuz sayıda sonra olurdu. Sonsuz zamanımız olsaydı sevdiğimiz insanın yüzüne biraz daha uzun bakmanın anlamı kalmazdı. Bir şarkıyı son kez dinlemek diye bir şey olmazdı. Son kahve olmazdı. Son yaz olmazdı. Son öpüşme olmazdı.

 

     Nokta olduğu için virgül değerlidir. Ölüm olduğu için hayat aceleyle değil ama dikkatle yaşanmalıdır. Belki mesele noktadan korkmak değildir. Mesele noktaya geldiğimizde geride nasıl bir cümle bıraktığımızdır.

 

     Uzun olması gerekmez. Gösterişli olması da. Ama bize ait olmalıdır. Başkalarının yazdığı bir cümleyi yaşamış olmaktan daha büyük bir hüzün düşünemiyorum.

​

     Bir virgül daha

 

     Bazen insan hayatının bittiğini düşünür. Bir iş biter. Bir ilişki biter. Bir dost gider. Bir hayal gerçekleşmez. Bir yaş geçilir. Bir kapı kapanır. Ve insan elinde görünmez bir kalemle kendi cümlesinin sonuna noktayı koymaya hazırlanır.

​

     Belki tam orada durmak gerekir. Çünkü insan kendi hayatının yazarı olsa bile hikâyenin tamamını henüz bilmiyor. Yarın kiminle karşılaşacağını bilmiyor. Bir yıl sonra hangi şehirde uyanacağını bilmiyor. Henüz duymadığı şarkıları bilmiyor. Henüz tanımadığı insanları bilmiyor. Henüz gülmediği kahkahaları, görmediği denizleri, etmediği sohbetleri bilmiyor.

​

     Öyleyse neden nokta koymakta bu kadar acele ediyoruz?

​

     Belki bugün kötü bir cümledir. Ama kitap değildir. Belki bu yıl kötü bir bölümdür. Ama hikâyenin tamamı değildir. Belki kaybettik. Belki yorulduk. Belki yanlış yaptık. Belki geç kaldık. Belki birileri gitti. Belki bazı şeyler hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.

 

     Olmasın.

 

     Cümlenin devam edebilmesi için önceki kelimelerin aynı kalması gerekmez. Bazen devam etmek, eski cümleyi sürdürmek değildir. Yeni bir cümle kurabilecek yere kadar yaşamaktır. Ve belki hayat bize hiçbir zaman “Her şey güzel olacak,” diye söz vermedi. Belki yalnızca şunu söyledi:

 

     Devamı var.

 

     İşte bu yüzden, insanın kendisine verebileceği en küçük ama en büyük armağan bazen bir gün daha değildir. Bir yıl daha da değildir. Sadece küçücük bir işarettir.

 

     Bir nefeslik zaman.

 

     Bir düşüncelik mesafe.

 

     Bir kez daha deneme ihtimali.

 

     Bir virgül.

 

     Çünkü nokta son sözü söyler. Virgül ise son sözün henüz söylenmediğini.

​

     “Belki hayat, noktaya ulaşmaya çalışan bir cümle değil; doğru yerlerde nefes alan uzun bir hikâyedir.”

Çapa 2
VİRGÜLKoray SIPÇIKOĞLU
00:00 / 13:02
Çapa 3

YOL UZUN, YÜREĞİM KUŞ MİSALİ

 

     Yola çıktığımda karşıdan senin geldiğini bilmiyordum. Öylesine koyulmuştum, ellerim cebimde. Belirsiz bir esintiydi yüzüme vuran. Binlerce sıkıntım vardı. Yollar yanıyordu. Canım yanıyordu. Kararsızdım, yaşamakla ölmek arasında bir yerlere sıkışıp kalmıştım. Buruk bir türkü dilime dolanmıştı, yüreğim gibi buruk, yalnızlığım gibi buruk. Ayaklarım alıp başını gidiyor ve ben bunu engelleyemiyordum. Hızlıydım, soluk soluğa kalmıştım. Binlerce karınca beynimi kemiriyordu. Soluk ışıklarıyla güneş yavaş yavaş kayboluyordu. Ufukta hayatımın kayboluşu, gri renklerini güneşe vermişti. Siyahlar biraz sonra sahneye girecek biliyordum.

 

     Yola çıktığımda senden haberim bile yoktu. Ne yüzünü biliyordum ne kokunu. Bir hayal bile değildin belki. Âşık olabileceğim aklımın ucundan geçmiyordu. Daha bu sabah yalnızdım, daha bu öğlen yalnız. Dilimdeki türkü yalnızlığımı anlatıyordu. Yalanlardan uzaklaşmak için çıkmıştım belki de yola. Yalan insanların yalan yüzlerinden.

​

​​​     Yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Üşüdükçe hızlanıyor, hızlandıkça soluk soluğa kalıyordum. Yağmur da başlamıştı. Ceketimi almamıştım. Öylesine bir kaçıştı. Kendimi yollara fırlatmıştım. Sonucu zerre ilgilendirmiyordu. Bir kurşun sesi duyduğumu zannettim. Bir gök gürültüsü yarıp geçti yağmurun çisentisini. Saatim yoktu. Zaman sadece güneşin batışıydı. Dakikaların hiçbir anlamı yoktu. Sen daha yoktun.

 

     Gökyüzü gümüşten bakıra döndüğünde kaderimin işlediği rengârenk nakışların henüz farkında değildim. Kırmızı, açık bir sarıyla başladı. Her adımımda koyulaştı, koyulaştı. Sıcacık bir el hissettim, bir rüyanın orta yerinde sıcacık bir temas. Karşıdan geliyordun, gülüşün bembeyaz.

 

     Güneş, artık yoktu. Siyah, vazgeçmiş olmalıydı rolünden. Belki de iyi ezberleyememişti son repliğini. Gök bir kez daha gürledi. Anlık bir mutluluktu hayatın özünde yatan, o an anladım. Artık yalnız değildim, yüreğimde sen vardın. Artık hayatın bir anlamı var yanımdan geçip saçlarının kokusunu bıraktığından beri.

 

     Yeni bir türkü tutturdum, dünyanın çevresinde bir tur daha atmaya karar verdim. Yol uzundu, yüreğim kuş misali….

- Boşluğa Gerdim Bedenimi - isimli kitabından

​

AŞKIN BİR İSMİ OLMALI

 

Yokluğunu hissettim gece yarısı


Ne bu içimdeki heyecan çözemiyorum


Sevdaya mı bulandı ellerim yoksa


Yağmur yağdı biliyorum öğle sonrası


Aklımı aldın başımdan hiç söyleyemem 


Ne kadınsın ama gözlerin ışık


Rengarenk Gökkuşağı senden sonrası


Bir isim koymalı


Aşk tanrıçası

 

İçim içimi yedi ta gece yarısı


Sahilde tekneler varmış benden çok uzak


Sensiz deniz ne gezer bir çöl burası


Ne ayazı eksik ne fırtınası


Rüyalarıma da girdin Eylül sefası


Kimsin nesin bir bilsem


Zormuş sevdaya isimsiz şiir yazması


Bir isim koymalı 


Aşk tanrıçası

 

Yazımı kışa çevirdin demiş ya usta


Seninki bin beter kar fırtınası


Hem varsın hem yoksun başım dönüyor


Hasretine şiir yazmak tam baş belası


Bahar gelsin diye dua etmeli


İki duble atıp öğle sonrası


Kelime seçmeli dert anlatacak


Yine de sana bir isim koymalı


Ne kadar zamansız bir şeysin oysa


Var mısın yok musun bilemiyorum


Şiir yazmak içimden geliyor ama


Aşık olmak zor iş


Aşk tanrıçası

         BooKmaj, 4Life Multidisipliner Sanat Platformu adına yayımlanan Multidisipliner Sanat Dergisi'dir. 2026 yılında E. Burcu BİLGİLİ ve Koray SIPÇIKOĞLU tarafından oluşturulan bu platform Sanat, Felsefe ve Bilim üzerine hem akademisyen hem amatör emekçilerin eser ve çalışmalarını içermekte ve toplumsal bilgi paylaşımı amaçlı faaliyet göstermektedir. Sanat, Felsefe ve Bilim değerlerinin birbirini besleyen örüntülerini sunmak başta olmak üzere hem klasik metod ve ekolleri hem de yenilikçi çalışmaları içermektedir. Tüm paylaşımların hukuki hak ve sorumlulukları yazar ve üreticilerine aittir. İzinleri dahilinde paylaşılmaktadır. 

​

BooKmaj Yayın Kurulu

​

YAYINCI ve İMTİYAZ HAKLARI SAHİBİ: 4Life PRODUCTIONS

GENEL YAYIN YÖNETMENİ: E. Burcu BİLGİLİ

SANAT YÖNETMENİ: Koray SIPÇIKOĞLU

YAYIN KURULU VE DANIŞMANLAR: Dr. Mehmet Reşat BULUT, Fazilet AKARÇAY, Betül BAŞAR,

Duygu ÇATALTAŞ SIPÇIKOĞLU, Hakan BİLGİLİ. Mehtap BAŞ. Miray ANKÂOĞLU

SESLİ DERGİ KOORDİNATÖRÜ: Rana TOKA

SPONSORLUK ve REKLAM KOORDİNATÖRÜ: Melisa Zeynep AVCI

FOTOĞRAF VE GÖRSEL KOORDİNATÖRÜ: Sufi Kerem ÇALIŞIR

MEDYA KOORDİNATÖRÜ: Yaren SAFA

HUKUK SORUMLUSU: Av. Resul ULUDAĞ

​

BooKmaj'a Sanat Sponsoru olmak isteyenler için:

IBAN: TR96 0006 2000 7420 0006 2925 23

Açıklamaya lütfen Bookmaj Sanat Dergi Sponsorluk yazmayı unutmayın. 

​​​

Bilgi almak ve iletişim için: iletisim@bookmaj.com

Yeni çalışmalarınızı göndermek için: platform@bookmaj.com

​

logo.jpg

© 2026 by 4Life Productions 

bottom of page