YAZILARI
Mehtap BAŞ

MAVİ DÜĞME
Benim evimde bir terzi hatası var.
Duvarda ince bir çatlak. Yıllardır orada, ben görmezden geldikçe daha çok görünen cinsten. Aramızdaki ilişki, insanlarla olan çoğu ilişkiden daha dürüst.
Karşımda sağır bir duvar, duvarın ortasında inatçı bir sarmaşık. Ne uzuyor ne kuruyor. Sadece tutunuyor. Tutunmak da bir marifet ya, bu devirde.
Her sabah kahvemi alıp ona bakıyorum. "Yine mi buradayız?" diyorum. O da bana aynı şeyi diyordur.
Hayat artık büyük darbeler vurmuyor. Daha ince işliyor. Cebine küçük kırgınlıklar atıyor. Gelmeyen bir mesaj, dolapta unutulup çürüyen bir limon, beyazdan griye dönen çamaşırlar. Büyük bir dram yok. Sadece arkada, kısık sesle çalan cızırtılı bir uğultu.
Geçen gün eski bir defter buldum. On sekizim, geleceğe büyük cümleler kurmuş: Parisler, sergiler, havalı hayatlar. Defteri kapattım. Paris'te değilim. Ama mutfağımda iyi bir zeytinyağı var ve faturalarımı kimseye danışmadan ödüyorum. On sekizim buna burun kıvırırdı. Bugünkü ben, bunun hiç de az olmadığını biliyor.
Akşamüstü. İstanbul'un en sevmediğim saati. Gökyüzü kararmaya üşeniyor, her şey yarım kalmış bir turuncuya bulanıyor. Balkona beyaz bir gömlek astım. Rüzgar aldı. Uçurdu.
Ve o bildik sızı geldi. Sebepsiz değil. Sebebi çok olduğu için sebepsiz görünenlerden. Hıçkırık değil. Gürültü değil. Göz pınarından süzülüp yanağa düşen tek bir damla. Omzuna oturup usulca "biliyorum" diyen bir hüzün.
Kapı çaldı.
Alt komşunun kızı. Elinde benim gömlek. Islak. Çamurlu. Biraz da benden daha yorgun.
"Abla sizden düştü," dedi.
Aldım. Gidecekken durdu, parmağıyla duvarı gösterdi.
"Abla, senin sarmaşık var ya, hep baktığın... Bugün çiçek açmış. Minicik. Mavi."
Kız gitti. Balkona çıktım.
Doğruydu.
Yıllardır sadece tutunmaya çalışan o inat, o keçi, o betonun ortasında inatla yeşil kalmaya çalışan şey, utanarak, saklanarak, ama mutlaka açılması gerektiği için açılmış tek bir mavi çiçek vermişti.
Dünyayı kurtarmıyordu. Kimse görmese de olurdu. Ama oradaydı. Olması gerektiği yerde, olması gerektiği gibi.
O an anladım. Evren kötü bir terzi değil. Sadece yavaş bir terzi. Yıllarca yamuk yumuk diktiği elbisenin bir köşesine, sırf provadan vazgeçmeyeyim diye, arada bir küçük mavi bir düğme iliştiriyor.
Gömleği yıkamadım. Öylece, çamurlu haliyle, rüzgarın yanına geri astım.
Çünkü bazı şeylerin temizlenmesi gerekmiyor.
Sadece görülmesi gerekiyor.
İÇİ DIŞINDAN BÜYÜK OLAN EV
Lâl'in tek bir inancı vardı ve bu inanç, anneannesinden kalmaydı.
Anneannesi ona, "Dünyada hiçbir şey kaybolmaz kızım," derdi. "Bir eşyaya, bir insana, bir acıya ismini doğru söylersen, o yerini bulur. Kelimeler bekçidir."
Lâl bu yüzden çevirmen olmuştu. Otuz sekiz yaşında, evinin salonunda, dünyadaki bütün kayıp şeylerin isimlerini doğru rafa koymaya çalışarak yaşıyordu. Onun için bir kelimeyi yanlış çevirmek, bir duayı yanlış okumak kadar günahtı. İnanıyordu ki, anlatırsan hafifler. Adını koyarsan, iyileşir.
İnancı tam olarak bir salı günü, saat 14:17'de kırıldı.
En yakın arkadaşı için, mahkemeye sunulacak bir metni çeviriyordu. Gerçek, apaçık ortadaydı ama metnin, gerçeği biraz bükmesi gerekiyordu. "Biraz yumuşatalım Lâl, kelime oyunu yap," demişlerdi. Lâl ilk defa bilerek bir kelimeye yalan söyletti. 'Korudu' yerine 'dokunmadı' yazdı. O an, parmaklarının ucunda bir çatırtı duydu. Sanki içinde, o güne kadar bütün kelimeleri üst üste koyduğu o kocaman kütüphanenin bir rafı çökmüştü.
O akşam eve geldiğinde evini tanıyamadı.
Ev oradaydı. Sıvası güneşten yorgun, kapı numarası 17. Ama kapıdan içeri adım attığında anladı: Ev içinden dışından daha büyüktü.
Koridor bitmiyordu. Mutfakla salon arasında, dışarıdan bakınca var olmayan, içeriden bakınca sonsuz bir mesafe vardı. Duvarlar, söylenmemiş ve yanlış söylenmiş kelimeleri emmekten şişmiş, hamur gibi kabarmıştı.
Lâl çantasını yere bıraktı. Evin havası ağırdı, rutubet değil, birikmiş anlam kokuyordu. Eski kağıt, silinmiş tebeşir ve beklemiş çay kokusu.
Koridorun sonunda, daha önce hiç olmayan bir kapı belirdi. Kapı, sıkıştırılmış sözlük sayfalarından yapılmıştı. Tokmağı yoktu, sadece avuç içi kadar bir boşluk vardı. Lâl avucunu koydu. Kapı fısıldadı ve açıldı.
İçerisi Vazgeçişler Arşivi'ydi.
Tavan, hiç takılmamış avizelerden bir gökyüzüydü. Yerde Lâl'in bu evin içinde biriktirdiği her şey duruyordu. Ama bu sefer eşyalar değildi. Kavanozların içinde kelimeler vardı.
Bir kavanozun içinde, anneannesinin cenazesinde söyleyemediği 'korkuyorum' kelimesi, kararmış bir halde duruyordu. Bir diğerinde, sırf iyi görünmek için söylediği bütün 'iyiyim' ler, üst üste istiflenmiş, küflenmişti. Bir köşede, en sevdiği kelime olan 'mukavemet' paslanmıştı, çünkü onu hiç kullanmamıştı.
Tam ortada ise, ters dönmüş bir kütüphane havada asılı duruyordu. Kitaplar raflarda değil, çivilerle boşluğa çivilenmişti. Lâl birini çekti. Adı: "Kaybolan İnançlar İçin Tamirat Kılavuzu"
İlk sayfayı açtı.
gölgelek (i.): Işığın bile yorulup dinlenmek için gölgeye sığındığı o an.
zamanbozan (i.): Bir anının, hatırlandığı anda aslına ihanet etmesi.
içsızıntı (f.): İnsanın yavaş yavaş kendi içine damlaması. Serin ve biraz paslı bir his.
evtaşması (i.): Bir evin, içinde biriken eğri kelimelerden ötürü taşıyamaz hale gelmesi. Ve ardından gelen o kutsal çöküş.
Arşivin bekçisi o sırada geldi. Gelen, Lâl'in ta kendisiydi ama on iki yaş daha küçük bir Lâl. Dizleri yarasız, saçları iki örgülü, hala kelimelerin dünyayı kurtaracağına inanan o çocuk Lâl.
"Neden geldin?" dedi küçük Lâl, kavanozlara bakarak.
"Yanlış bir kelime söyledim," dedi Lâl. "Ve inancım kırıldı."
Küçük Lâl başını salladı. "Hayır. İnancın kırılmadı. Büyüdü. Sen bugüne kadar kelimelerin hep doğruyu söylemek için var olduğunu sanıyordun. Oysa kelimeler bazen yalan söylemek, bazen susmak, bazen de kırılmak için vardır. Kırılan kelime değil, senin onun hep pürüzsüz kalacağına dair inancındı."
vLâl diz çöktü. Kavanozların kapaklarını tek tek açmaya başladı. 'Korkuyorum' u serbest bıraktı. Oda birden serinledi. 'İyiyim' leri döktü, yerdeki tozlar havalandı. En son, paslı 'mukavemet' i eline aldı. Onu parlatmadı. Paslı haliyle, olduğu gibi cebine koydu.
Her açtığı kavanozla ev küçülüyor, duvarlar inceliyordu.
Üçüncü gün Lâl uyandığında ev normale dönmüştü. Koridor üç adımdı. Ama duvarlar artık dışarıdan da biraz şeffaftı. Komşunun radyosu, kedinin mırıltısı, aşağıdan geçen simitçinin sesi içeri doluyordu.
Lâl küçük defterine son notunu düştü. Bu sefer bir çeviri değildi. İlk defa, yanlış olabileceğini bile bile, kendi cümlesini yazdı:
"Bazı kelimeler yalan söyler. Bazı evler içinden büyük olur. Ve bir inancın kırılması, dünyanın sonu değil, daha dürüst bir dünyanın başlangıcı olabilir. Mukavemet paslı da olsa, mukavemettir."
Sonra pencereyi ardına kadar açtı ve yanlış çevirebilme ihtimaline rağmen, günle konuşmaya başladı.
SESLENDİREN: Rana TOKA
Çatlaklarımdan Sızan Düşünceler
Gece, odamın içine ağır ağır dolarken duvarlardaki çatlaklar belirginleşirdi. Gündüzleri kimse onları fark etmezdi; boya her şeyi saklardı. Ama karanlık saklanmayı sevmezdi. Karanlık, gerçeği açığa çıkarırdı.
Ben de gündüzleri saklanırdım. Gülüşümle, sessizliğimle, “iyiyim” demelerimle. Ama gece olunca içimdeki düşünceler çatlaklardan sızar, beni uyutmayan fısıltılara dönüşürdü.
Aynanın karşısına geçtiğimde yüzüm bana yabancı gelirdi. Dudaklarımın kenarındaki gülümseme bir maske gibiydi; gözlerimde ise sürekli konuşan, durmadan sorgulayan bir kız duruyordu.
“Gerçekten böyle misin?” diye sordum aynaya.
Cevap vermedi. Ama duvardaki çatlak, sanki bana doğru uzandı.
⸻
I.
O gece, kitaplığın arkasına sıkışmış eski defterimi buldum. Sayfaları sararmıştı; köşeleri kıvrılmış, kokusu çocukluğumdan kalmıştı. Onu ortaokuldayken yazmıştım. Kimsenin okumayacağını düşündüğüm için en gizli düşüncelerimi içine dökmüştüm.
İlk sayfayı açtım.
“Bazen yok olmak istiyorum. Ama ölmek değil. Sadece kimse beni tanımasın istiyorum.”
Cümleyi okurken boğazım düğümlendi. Bunu ben yazmıştım. Demek ki bir zamanlar bu kadar görünmez hissetmiştim. Belki de hâlâ öyle hissediyordum, sadece kelimelerini unutmuştum.
Sayfaları çevirdikçe geçmişteki benle karşılaştım.
Bir gün sınıfta adımın hiç söylenmemesinden yakınmışım.
Bir gün annemin “çok hassassın” dediğini yazmışım.
Bir gün de sahneye çıkıp herkesin bana bakacağı bir anın hayalini kurmuşum.
Defteri kapattım.
Hayallerim bile çatlaklardan doğmuştu.
⸻
II.
Ertesi gün okulda edebiyat öğretmenimiz bir ödev verdi:
“Kendinizle yüzleştiğiniz bir hikâye yazacaksınız.”
Sınıfta gülüşmeler oldu. Kimse ciddiye almadı. Ama benim içimde bir şey yerinden oynadı. Sanki o defter yeniden beni çağırıyordu.
Defterime büyük harflerle bir başlık yazdım:
Çatlaklarımdan Sızan Düşünceler
Başlık o kadar tanıdıktı ki, sanki ben seçmemiştim de o beni seçmişti.
⸻
III.
Akşam yazmaya başladım. Önce sıradan cümleler kurdum. Sonra kelimeler kontrolümü kaybetti.
Küçükken odamda tek başıma geçirdiğim uzun akşamları yazdım.
Salondan gelen tartışma seslerini, duvarın arkasından dinlediğim suskunlukları yazdım.
Arkadaş grubunda var olup yokmuş gibi hissettiğim anları yazdım.
Birini sevip bunu kimseye söyleyemediğim, içimde büyüyen korkuyu yazdım.
Yazdıkça içimdeki düşünceler dışarı aktı.
Ve garip bir şekilde hafifledim.
Sanki zihnimde dolaşan ağırlık, kelimelere dönüşünce bana ait olmaktan çıkıyordu.
⸻
IV.
Ödevi teslim ettiğim gün öğretmen metnimi sınıfta okumak istedi.
Kalbim hızlandı. İçimi herkes duyacaktı.
Okudukça sınıf sessizleşti.
Kimse gülmedi.
Kimse fısıldamadı.
Bazıları bana baktı. Bazıları yere.
O an fark ettim:
Benim çatlak sandığım düşünceler, başkalarının da içindeydi.
Sadece herkes onları saklıyordu.
⸻
V.
Okul çıkışı yağmur başladı. Otobüs durağındaki camda kendi yansımamı gördüm. Cam çatlamıştı ve yüzüm ikiye bölünmüş gibi görünüyordu.
Bir an korktum.
Ya gerçekten iki parçaysam?
Ya içimdeki kızla dışarıdaki kız asla birleşmezse?
Ama sonra anladım:
Cam çatlak olmasa, yansımam bu kadar gerçek görünmezdi.
Çatlak, görüntüyü bozmak yerine onu çoğaltıyordu.
Belki ben de öyleydim.
⸻
VI.
O gece defterimi tekrar açtım. Yeni bir sayfaya yazdım:
“Çatlaklarım benim zayıflığım değil. Onlar düşüncelerimin sızdığı kapılar.”
Duvara baktım.
Artık çatlaklardan korkmuyordum.
Çünkü içimden sızan düşünceler beni parçalamıyordu; beni bana anlatıyordu.
Tamamen sağlam olmak mümkün değildi.
Belki de insan olmak, kırılmayı reddetmemekti.
Lambayı kapattım.
Karanlıkta duvarın çatlakları kayboldu.
Ama içimdeki sesler ilk kez saklanmadı.
Sessizce, ama dürüstçe, içimde akmaya devam ettiler.
SESLENDİREN: Rana TOKA
