top of page

YAZILARI

Fazilet GENÇ AKARÇAY

YÜZÜMÜ BIRAKTIM

​

     Gaz lambasının fitili, tavandaki sarı lekeyi yavaş yavaş büyütüyordu. İstanbul'un yokuşlarında, 1880'lerin sonbahar rüzgârı pencerelerin ahşap çerçevelerini zorluyor, içeriye Haliç'in balçık ve kömür kokusunu taşıyordu. Odanın ortasında, üç ayaklı ağır meşe bir kaideye oturtulmuş, pirinç vidaları parıldayan devasa bir Fransız körüklü kamerası duruyordu. Edouard, lensin kapağını kaldırmadan önce ellerindeki kimyasal lekelere baktı; gümüş nitrat derisini çoktan sarmış, parmak uçlarını kurutmuştu.

​

     Tahta kutunun içindeki cam levha henüz hiçbir şey kaydetmemişti, ama sokağın gürültüsü kapının altından sızıyordu. Dışarıda, Galata rıhtımında hamalların küfeleri gıcırdıyor, bir gazete satıcısı hırıltılı sesiyle bağırıyordu.

​

     Kapı aralandı. İçeri giren adam, kırk yıllık bir tamirci tezgâhının arkasında eğilmekten sırtı kamburlaşmış yaşlı bir kunduracıydı. Elinin ayasında zift lekeleri, tırnaklarının arasında kurumuş deri kalıntıları vardı. Edouard onu sandalyeye oturtunca odadaki hava değişti.

​

     "Şöyle bakın," dedi Edouard, sesi karanlık odada yankılanarak. "Sadece lensin demirine bakın."

​

     Kunduracı kıpırdamadı. Uzun pozlama yüzünden nefesini bile tutar gibi duruyordu. Gözlerinde ne Paris'in sokak dükkânları vardı ne fotoğrafçının hevesi; on dört saat boyunca dikiş dikilen basık tabakhane odasının kasveti, ödenemeyen dükkân kirası, evdeki torununun kuru öksürüğü duruyordu.

Edouard bir an adamın gözlerine baktı. Sonra yeniden lense döndü. Ne çektiğini biliyordu. Ama neden çektiğini artık bilmiyordu. Magnezyum tozunu tutan demir kaşık çıngırdadı.

​

     "Kımıldamayın," diye fısıldadı Edouard. Adamın alnında biriken bir damla ter, gözünün kenarından süzülüp yanağına yerleşti.

 

     Oda sessizleşti. Dışarıdaki at nalı sesleri uzaklaşıyor, kapının ardından boğuk boğuk geliyordu. Ve patlama oldu. Karanlık odayı bir anda güneşten on kat daha parlak, kör edici bembeyaz bir flaş yuttu. Kükürt ve yanmış barut kokusu havayı doldurdu. Gözleri kamaşan kunduracı, o an Işığın içinde kendi gölgesini gördü. Bir anlığına duvardaki adamın kendisi olduğuna inanamadı. Edouard deklanşöre basarken parmaklarının ucundaki titremeyi hissetti.

Flaşın dumanı tavan ahşaplarına dağılırken, sokaktan geçen bir seyyar satıcının sesi duyuldu. Kunduracı gözlerini kırpıştırarak ayağa kalktı, şapkasını düzeltti ve tek kelime etmeden kapıya yürüdü.

​

     Kunduracı kapıyı çekip çıktığında odada geriye sadece barutun genzi yakan kokusu ve Edouard’ın masasında sessizce donmayı bekleyen o kırılgan cam levha kaldı. Kunduracı gitmişti. Ama yüzü, o camın içinde kalmıştı. 

​

     Yıllar geçti. Camın içindeki dünya değişti. Sokakların sesi farklılaştı, binalar yükseldi, insanların yüzleri başkalaştı. Ama o yüz, o küçücük camın üzerinde kaldı.

​

     Bugün bir fotoğrafa baktığımızda yalnızca geçmişte yaşamış bir insanın yüzünü görmüyoruz. O insanın yaşadığı zamandan bize ulaşan küçük bir ana bakıyoruz. Bir bakışa, bir duruşa, belki de kendisinin bile hatırlamadığı bir âna. Fotoğrafın tuhaflığı da burada. İnsan geçip gidiyor. Hayatı bitiyor, şehir değişiyor, dünya başka bir yere dönüşüyor. Ama bir an, olduğu yerde kalıyor.

​

     Ve bazen, yüzlerce yıl sonra bile bize bakmaya devam ediyor.

Çapa 3

MEYHANEDEN HAKİKATE

​​

     Neyzen Tevfik’e olan hayranlığım belgeselin ilk kıvılcımıydı. Onu sadece ney üfleyen, şiirler yazan bir sanatçı olarak değil; sözüyle insanın yüzüne ayna tutabilen, kendi hayatının bütün yaralarını saklamadan yaşayan biri olarak görüyordum. Onu tanıdıkça, hakkında anlatılanlardan daha fazlasını merak etmeye başladım. Acaba gerçekten kimdi Neyzen Tevfik? İnsanların anlattığı Neyzen ile benim kitaplarda karşılaştığım Neyzen aynı kişi miydi?

​

     Sonra araştırmaya başladım. Tezler, makaleler, kitaplar… Günlerce okudum. Bazen bir cümlenin peşinden başka bir kitaba geçtim. Bir isim başka bir isme götürdü. Notlar çoğaldı, masamın üzerinde kâğıtlar birikti. Bir süre sonra elimde yalnızca bilgiler değil, birbirine dokunan küçük hikâyeler vardı. Ama ben yalnızca yazılanları anlatmak istemiyordum. Neyzen’i tanımış, onun ailesinden gelen, onunla aynı havayı solumuş insanların sesini de duymak istiyordum. 

​

     Belgeselin hikâyesi aslında bir telefonla başladı.

​

     Bir kişiye ulaşmak için yaptığım bir telefon görüşmesi, beni başka insanlara götürdü. Neyzen’in akrabalarına, İdris Anarat’a, Ahmet Şefik Öngün’e ulaştım.  Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Argon’a, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’nın “Şehrin tarihi, mezarlıklarının tarihidir; mezarlık olmaksızın şehir kurulamaz” diyerek açtığı İstanbul’un Mezarları Tasarım Yarışmasını Neyzen Tevfik için yapmış olduğu mezarı ile birincilik alan Nihal Konar Naş Karsan,  ney ustası Melih Berse’ye ve daha birçok kıymetli insana ulaştım. Her birinin kapısını aynı heyecanla çaldım. Bana Neyzen’i anlatmalarını istedim. Hiçbiri de sağ olsun beni kırmadı. Tam tersine, çoğu sanki yıllardır bekledikleri bir şeyi anlatır gibi gönülden destek oldu. Kimi bir anısını hatırlarken sustu. Kimi gözlerini uzaklara çevirdi. Kimi bir cümlenin içinde Neyzen’in başka bir tarafını gösterdi. O an kameranın arkasında dururken, sadece bir belgesel çekmediğimi hissettim. Bir insanın geçmişine, başka insanların hafızasından dokunuyordum. Sonra işin en zor tarafı başladı.

​

     Çekim yapmak, kamerayı açıp kayda basmaktan ibaret değilmiş. Mekânlar, izinler, ulaşılması gereken insanlar, beklemeler, cevaplanmayan telefonlar… Bir şey anlatmaya çalışırken bazen önünüze sessiz bir duvar çıkıyor. Bir kapının açılmasını bekliyorsunuz. Günler geçiyor. Bazen destek görüyorsunuz, bazen de hiçbir şey yapılmaması bile insanı kırıyor. İşte belgeselin bir yerinde benim de belim orada kırıldı.

 

     Çünkü insan bir şeyi gönülden yapmak istediğinde, karşısındaki sessizlik daha ağır geliyor. Para istemiyorsunuz. Bir çıkar beklemiyorsunuz. Sadece anlatmak istediğiniz bir hikâyenin önünü açmaya çalışıyorsunuz. Bazen küçücük bir destek bile size yeniden güç verecek oluyor. Gelmediğinde ise insan ister istemez kendini sorguluyor.

​

     “Acaba boşuna mı uğraşıyorum?” Ben de bunu düşündüm. Ama sonra Neyzen’i düşündüm. Onun hayatını düşündüm. Söylediklerini, itirazlarını, yalnızlığını, kimseye boyun eğmeyen tarafını düşündüm. Bir süre sonra yeniden kameranın başına geçtim. Şanslıydım ki bu süreçte yalnız değildim. Yol arkadaşım Güngör Makar en zor anlarda yanımda oldu. Bazen bir çekimin ardından yorgun argın oturduk. Bazen işler planladığımız gibi gitmedi. Güngör’ün “Seninle yürüyen kazanır. Üzülme” diyen cümlesi aklımdan hiç çıkmadı.  Bazen sadece birbirimize bakıp “devam” dedik. Çünkü bazı projeler tek başına yapılmıyor. Güngör Makara’nın dostu olan YouTube kanalı 4Life TV’nin kurucusu Koray Sıpçıkoğlu ile tanıştım. Bu tanışma, aslında sürecin bitmediğini, hikâyenin kendi içinde yaşamaya devam ettiğini bana yeniden hatırlattı. Bir noktadan sonra yanınızdaki insanın varlığı bile güç oluyor. Neyzen’in o kadar çok seveni var ki…Bunu araştırırken daha iyi anladım. Yıllar geçmiş. İnsanlar değişmiş. Şehirler değişmiş. Onun yaşadığı sokakların sesi bile değişmiş. Ama Neyzen’in sözü hâlâ bir yerlerden çıkıp insanın karşısına dikiliyor. Bazen bir kitap sayfasından, bazen bir hatıradan, bazen bir ney sesinden. Ben bu belgeseli biraz da bunun için yaptım. Neyzen’i yalnızca geçmişte kalmış bir isim olarak bırakmamak için. Onu sevenlerin sesini bir araya getirmek, bilmeyenlerin merak etmesini sağlamak ve belki de Neyzen’i hiç tanımamış birinin, belgeselin sonunda dönüp bir kitabını eline almasını sağlamak için. Bu film benim için yalnızca bir belgesel olmadı. Bir telefonla başlayan, aylarca süren araştırmaların, açılan kapıların, kapanan kapıların, beklemelerin, kırgınlıkların ve güzel insanların hikâyesine dönüştü. Ve bütün o yorucu sürecin sonunda şunu anladım:

​

     Bazı hikâyeler anlatılmak için değil, unutulmasın diye peşinden gidilmek için vardır.

Çapa 1
MEYHANEDEN HAKİKATEFazilet GENÇ AKARÇAY
00:00 / 05:59

SESLENDİREN: Rana TOKA

HAFIZA İŞCİLİĞİ

     

     Zamanı durdurmaya gücümüz yetmez belki, ama unutulmayan direnen hafızaya sessizce omuz verebiliriz.

 

     Belgesel çekmek, sadece bir konuyu kaydetmek ya da kamerayı bir yere sabitleyip olanı biteni izlemek değildir. Aslında belgesel, insanı ve dünyayı anlamaya çalışma yolculuğudur. Bir insanın gözlerindeki o incecik hüznü, bir sokağın rüzgarla taşınan kokusunu ya da zamanın parmaklarımızın arasından akıp gidişini yakalama çabasıdır.

 

     İşte bu yüzden, bir belgeselin neden çekilmesi gerektiğini kelimelerle değil, doğrudan hayatın içinden hissetmek gerekir.

 

     Yaşayan Mekanlar, Susmayan Hafıza

 

     Güneş, eski bir mahallenin ahşap kepenklerinden sızarken içeriye sadece ışık değil, asırlık bir toz bulutu da doluyor. Burnunuza gelen o nemli, eski ahşap kokusu, duvarların bugüne kadar sakladığı tüm sırları fısıldıyor gibi. Sokaktaki çocukların sesleri duvarlara çarpıp yankılanıyor, zaman orada adeta donup kalıyor. Eğer o an kamerayı çalıştırmazsanız, o ışık sızması da o koku da sadece bir anı olarak kalacak ve sonunda yok olup gidecek. Belgesel çekmek, tam da bu yüzden o uçup gitmek üzere olan hafızayı avuçlarımızın içinde tutmaktır. Mekanların ruhunu, zamanın o acımasız pasından koruma gayretidir.

 

     Hayatın Ritmi ve Görünmeyen Bağlar

 

     Bir ustanın nasırlı elleriyle ahşaba şekil verişini izleyin. Çıkan o ritmik törpü sesi, adeta bir kalbin atışıdır. Alnından süzülen ter damlası yere düştüğünde, sadece bir işçiliği değil, ömrün bir parçasına mal olan sabrı görürsünüz. İşte belgesel, o ter damlasındaki emeğin fotoğrafını çekmektir.

 

     Oraya sadece bir röportaj yapmaya gitmezsiniz; o ustanın sessizliğindeki derinliği, gözlerini kaçırışındaki o buruk hikayeyi anlamaya çalışırsınız. Hayatın içinde kaybolup giden, yanından geçip gittiğimiz ama fark etmediğimiz o küçük dünyaları görünür kılmak için kameranın vizöründen bakarız. Çünkü biliriz ki, biz o bağı kurmazsak, o hikaye hiç yaşanmamış gibi silinecektir bu dünyadan.

 

     Zamanı Durduran Aynalar

 

     Geriye dönüp baktığımızda, elimizde kalan en güçlü şey hissettiklerimizdir. Belgesel, insanın insana tuttuğu en dürüst aynadır. O ayna sayesinde hiç gitmediğimiz bir coğrafyanın soğuğunu tenimizde hisseder, hiç tanımadığımız birinin acısıyla gözyaşı dökeriz.

 

     Neden belgesel çekmeliyiz? Çünkü her kareyle zamana bir çentik atıyoruz aslında. "Biz buradaydık, bu hayatı yaşadık, bu duygulardan geçtik" diyebilmek için. Dünya dönmeye devam ederken, akıp giden nehirde bir anlığına da olsa durup suyun sesini dinlemek ve o sesi geleceğe miras bırakmak için belgesel çekmeliyiz. Hayatı sadece tüketmek değil, onu anlamlı bir iz olarak kaydetmek için.

 

     Gün gelir insanlar gider, sesler susar, mekanlar değişir. Geriye bazen yalnızca anlatılmış bir hikaye kalır. Belgesel, gerçek hikayenin unutulmaması için verilen sessiz bir emektir.

Çapa 2
HAFIZA İŞÇİLİĞİFazilet GENÇ AKARÇAY
00:00 / 03:58

SESLENDİREN: Rana TOKA

         BooKmaj, 4Life Multidisipliner Sanat Platformu adına yayımlanan Multidisipliner Sanat Dergisi'dir. 2026 yılında E. Burcu BİLGİLİ ve Koray SIPÇIKOĞLU tarafından oluşturulan bu platform Sanat, Felsefe ve Bilim üzerine hem akademisyen hem amatör emekçilerin eser ve çalışmalarını içermekte ve toplumsal bilgi paylaşımı amaçlı faaliyet göstermektedir. Sanat, Felsefe ve Bilim değerlerinin birbirini besleyen örüntülerini sunmak başta olmak üzere hem klasik metod ve ekolleri hem de yenilikçi çalışmaları içermektedir. Tüm paylaşımların hukuki hak ve sorumlulukları yazar ve üreticilerine aittir. İzinleri dahilinde paylaşılmaktadır. 

​

BooKmaj Yayın Kurulu

​

YAYINCI ve İMTİYAZ HAKLARI SAHİBİ: 4Life PRODUCTIONS

GENEL YAYIN YÖNETMENİ: E. Burcu BİLGİLİ

SANAT YÖNETMENİ: Koray SIPÇIKOĞLU

YAYIN KURULU VE DANIŞMANLAR: Dr. Mehmet Reşat BULUT, Fazilet AKARÇAY, Betül BAŞAR,

Duygu ÇATALTAŞ SIPÇIKOĞLU, Hakan BİLGİLİ. Mehtap BAŞ. Miray ANKÂOĞLU

SESLİ DERGİ KOORDİNATÖRÜ: Rana TOKA

SPONSORLUK ve REKLAM KOORDİNATÖRÜ: Melisa Zeynep AVCI

FOTOĞRAF VE GÖRSEL KOORDİNATÖRÜ: Sufi Kerem ÇALIŞIR

MEDYA KOORDİNATÖRÜ: Yaren SAFA

HUKUK SORUMLUSU: Av. Resul ULUDAĞ

​

BooKmaj'a Sanat Sponsoru olmak isteyenler için:

IBAN: TR96 0006 2000 7420 0006 2925 23

Açıklamaya lütfen Bookmaj Sanat Dergi Sponsorluk yazmayı unutmayın. 

​​​

Bilgi almak ve iletişim için: iletisim@bookmaj.com

Yeni çalışmalarınızı göndermek için: platform@bookmaj.com

​

logo.jpg

© 2026 by 4Life Productions 

bottom of page