YAZILARI
Sema YILDIZ

SANCI
Ağır acılar yaşadıktan sonra insan nasıl mutlu olabilir? Ya da mutlu insanlara nasıl uyum sağlayabilir? Çoğu zaman kafamda bu sorularla yaşarken buluyordum kendimi. Yeni nesilin modası yaşam koçları ya da pozitif akımın öncülerinin dedikleri gerçekten işe yarıyor muydu? Bende yaramadığı kesindi.
Depresyona girmemek için mücadele ettiğim günlerden birgün tekrar okul yolunu tuttum. Ne demişti psikologum? ‘Eda Hanım, öğretmenliği bırakmamalısınız, bu meşguliyet sizi depresyondan uzak tutar.’ Aynı öneriyi psikolog olmayan arkadaşlarım da söylüyordu. Psikoloğa boşuna mı
gidiyordum acaba? Türkler’de arkadaşlar, komşular, aile birer psikolog değil mi zaten? Birer Türk kahvesi eşliğinde dertleşme, çözüm arama, ‘senden beteri var’ deyip karşıdakini rahatlatma yok mu? Ama çözüm de çıkmaz o dertleşmelerden. Sadece konuşmak rahatlatır. Hayat o kadar hızlı akıyor ki, kimsenin kimseyi dinleyecek vakti yok. Zaten dinlemekte istemiyorlar. Bir an önce konuşma sırası ona gelsin bekleyişi yok mu?
Kafamda tüm bu sorularla okula geldiğimde ilk gördüğümün temizlik hastası Nimet Hanım olması mükemmel oldu. Sabah sabah yine gazeten, oradan buradan okunmuş temizlik önerileri ve sağlıklı yaşam tüyolarını aldıktan sonra nihayet dersime girdim. Bazı öğretmenler biraz daha erken gelip öğretmenler odasında sosyalleştiğini sanıyor. Oysa ‘sosyalleşmekten çok ben daha mutluyum’ yarışı var. Öyle bir yarışta olmayacağım için, mecbur olmadıkça erken gelip sosyalleşmiyorum.
Her geldiğimde sınıftaki uğultu rutinimiz oldu. Bir gün uğultusuz sınıfa girmedim. Hep ‘Tamam susun, dinleyin.’ dedikçe susmaları gelecekleri için beni kaygılandırmalı mı kaygılandırmamalı mı bilmiyorum. Özgür olmak, kuralları hiçe saymak onları özgür rahat birer birey mi yapar, yoksa kurallara karşı saygısız sorunlu bireyler mi?
Aslında Ahmet öğretmenin dediği gibi öğretmen olmak mı doğrusu? ‘Ya Eda Hanım, ne yapsanız da maaş aynı. Değmez çabalamaya, fark yaratayım diye uğraşmaya? Boş verinnnn, anlatın gidin.’ Evet, maaşımız değişmiyor, doğru. Kimse size fark yarattınız, çabaladınız diye ödül vermiyor. Teşvik edici bir durum yok. Ya peki topluma faydalı bir birey yaratmışsam? Bunun için değer miydi? Bunu anlayacak birey sınıfta kaç kişi? Çoğu kısa yoldan nasıl zengin olurum hayallerinde. Kimi futbolcu olup milyonlar kazanıp, bir mankenle evlenme hayalinde. Kimi ünlü bir model olma ve milyonlar kazanma hayalinde.
Çoğu hayattaki olaylara yüzeysel bakıyor. Belki bu yaşta ben de öyleydim. İlk aşkların yaşandığı, ilk tecrübelerin olduğu, hayatın toz pembe olduğu çağlar değil miydi? Herkes böyle mi? Ben değildim mesela. Kilolarımla barışık görünsem de alaycı bakışları hep hissettim ve üzüldüm. Gençler ya da çocuklar daha da acımasız mı oluyor yoksa eğitimleri tamamlanmadığı için mi böyleler? Rahatlıkla sırık, ayı, duba, yarım ay, sıska… gibi sinir bozucu şeyler söylüyorlar. Geçmişinde okul hayatında ayı ya da sıska denilen biri güzel bir gençlik geçirdiğini söyler mi?
Ne demiş Frank Sinatra: ‘Gençseniz, çevrenizde düşlerinizin içine tüküren biri mutlaka vardır.’
Frank Sinatra böyle bir acı yaşamasaydı bu söz çıkar mıydı? Sanmıyorum. Bazen ders anlatırken Ahmet Bey’in dediği aklıma geliyor. Dersi dinlemeyenleri farketsem de umursamıyordum. Doğrusu, çoğu zaman baskıcı, disiplinli bir öğretmen değilim. Çoğu öğrenci bundan hoşlanıp ‘Hocam çok coolsunuz’ dese de, ‘cool’ olmadığımı bildiğim gibi, benimle hafiften dalga geçtiklerini de anlıyordum. Aptal değilim ama çoğu zaman aptala yatmayı seviyorum. Kiminle neyin savaşını vereceğim? On yedi, on sekiz yaşındaki çocuklarlarla mı tartışayım dakikalarca? Anlayacaklar mı?
Ailelerinin yapamadığını ben mi yapayım? Bir de dersi kaynatmak için sanki dersle bağlantılı soruymuş gibi soru soranlar var. Bir de soru sonrası arkadaşlarına kaş göz işaretleri yapanlar var. Yani, ‘bak salak hoca yuttu, ohh kaynadı yirmi dakika’ demek bu. Sanki hoca saf, salak, anlamıyor.
Belki benim işime geliyor? Belki dersi ben kaynatıyorum?
Bir tanesi var sınıfta, işi gücü süslenip gelmek. Adem diye bir çocuk. Kafasında iki kilo jöle, yaz kış göğsü hafif açan gömlekler. Ne tasasız ne boş çocuk dediklerimden. Bir şeyi on kere de desen asla bir gram değişim göremediğin boş bir tip. Tek güvendiği, oynadığı futbol. Nedense bazı kızlar da
Adem'e hasta. İnsan düşünüyor, ne var bu çocukta, bir şey bulamıyor. Sude öğretmene birgün ‘Ne var Adem'de, kızlar hasta’ dediğimde, ‘Aaa Eda’cığım, yeni gençlik böyle, ne yakışıklılık ne zeka arıyor, aradıkları para. Adem de şimdiden futboldan para kazanıyor. Kızların dikkatini çeken para işte.’ Sadece paraya dikkat kesilmiş kızlara bunu kim öğretiyor? Anneleri mi? Tüm gün gezindikleri aplikasyonlar mı? Ben bir öğretmen olarak onlarda bunu değiştirebilir miyim?
Herkesi aynı kefeye koyamam. Misal Aynur diye bir öğrencimin ders aralarında dergi okuması. Bu zamanda az bulunur bir şey. Kaç kişi bu zamanda düzenli dergi, kitap okuyor? Evet, çoğu insan boş zamanlarımda kitap okurum der. Kaçı doğru? Aynur'un derse katılımları ve sorduğu sorulardan da zeki olduğu açıktı. Bazen Aynur gibi bir kızı çevresindeki yanlış bir arkadaş bozar mı diye düşünmeden edemiyor insan.
Çoğu kez iyi öğrencilerin yanlış arkadaşlarla bozulduğuna şahit oldum. Bu duruma seyirci kalmak zor olsa da, yapabileceğin çokta bir şey olmuyor. Geçmişte yanlış arkadaşlarla dersleri bozulan bir öğrencimle konuşmak istediğimde, ‘Siz beni nasıl anlıyacaksınız? Arkadaşım mısınız sizinle paylaşayım?’ demesi beni olaydan ve öğrenciden koparmıştı. Yıllar sonra o öğrencimi bebek arabası iterken sahilde görmüştüm ve yolumu değiştirmiştim. Öyle başarılı bir öğrencinin, lise sonrası evlenmesi üzücüydü. Belki o arkadaşlarla takılmasaydı şu an üniversitede okuyor olacaktı.
Bazen bazı öğrencilerin kayıp gitmesini görünce, ‘Acaba başka şeyler yapamaz mıydım?’ diye sorduğum çok oluyordu. Psikoloğuma anlattığımda, ‘Herkes kendinden sorumlu Eda Hanım, ders harici o öğrenciye ilginizi vermek zorunda değilsiniz’ demesi içimi bir nebze rahatlatsada huzur
bulamamıştım.
Ders sonrası öğretmenler odasına doğru yürürken, temizlik hastası Nurten Hanım’ın sınıftan ellerinde eldivenle çıktığını gördüm. Bir şey demek istesem de, bende bazı öğrenciler gibi acımasız olurum diye sadece kafa sallayıp geçtim. Arkamdan ‘Eda bekle’ sesini duysam da duymamazlığa
verip öğretmenler odasına hızlı giriş yaptım. Bu sırada nerdeyse çarpışacağım Suat Bey, ‘Aman Eda Hanım, bu ne hız?’ demesiyle durup gülümseyip kahve makinesine doğru yürüdüm. Hani derler ya, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak. Yağmur Nurten’di benim için, dolu da Suat’tı. Geçmiş bir gün de öğretmenler odasındaki dolapların arkasında olduğumu bilmeden, kilom hakkında çirkin espriler yaptığına duyduğum Suat, benim için kaçınılası bir doluydu.
Odaya gelmemle bıçak gibi kesilen diyet konularına devam etsinler diye o an ‘aaa evet, o diyeti ben de duydum, kuzenim uyguluyor hatta’ dememi ben bile yadırgadım. Tekrar diyet konularını açmış olsalar da, cümleler ben orada olduğum için özenle seçiliyordu. Kahvemi alıp çıkmak en doğrusu diyerek çıktım.
İnternetten tanıştığım bir erkek arkadaşımın olduğunu duysalardı, eminim inanmazlardı. ‘Benim gibi şişkonun nesini beğenmiş’ diye konuşup tahminler yürütürlerdi. Annem bile erkek arkadaşım olduğunu duyduğunda ‘Fakir mi çocuk?’ demişti. Beni ne kadar kırdığını düşünmeden bu soruyu
sormasına üzülsem de, ‘Hayır anne, fakir değil, sadece kiloya takılan biri değil’ demiştim. Bu açıklama bile annemi tatmin etmemişti, ısrarcı sorularla kusur aramıştı.
Hayır, bu dünyaya sen getirdin beni. Sen uyuttun, sen besledin ve sen kilo almama sebep oldun. Ben sana ‘Neden ben kiloluyum doğduğumdan beri? Niye sağlıklı bir çocukluğum olmadı?’ demedim. Sen bugün doğurduğun, şişirdiğin, büyüttüğün bu evladına neden böyle acımazsızsın? Bir yerde okumuştum: bazı ailelerin çocuklarına kilo aldırmalarının nedeni, sıska çirkin olsunlar, kimseyle evlenmesinler ve bize baksınlar diyeymiş. Bazen bu yüzden mi acaba annem bana kilo aldırdı demiyor değilim.
Ayrı bir eve çıkacağım zamanda annemin sinir krizi geçirmesi çok yormuştu beni. Otuz yaşında da aynı evde hayat hiçte iyi gitmiyordu. Her gün evin kurallarına dikkat etsemde, annemi bir türlü mutlu edemiyordum. Babam daha anlayışlı ve rahattı. Her hafta sonu belli saatteki kahvaltı rutinine yavaş
yavaş katılamamam da evde büyük fırtınalar estirmişti. Annemin asla yapacağımı düşünmeyip, ‘Bu evde yaşıyorsan bu evin kurallarına uyacaksın. Uymayacaksan git kendine ev bul.’ demesinin ardından ev bulup taşınmam şok etmişti. Birkaç gün çocuk gibi kusup belki taşınmaktan vazgeçerim diye beklemişti. Bazen taşınmasam mı diye düşünsem de, evdeki baskıcı halleri aklıma gelince ‘Yok, taşınmak en iyisi’ diyerek taşınmıştım.
Babamın otoriter yapısı yoktu. Sadece halamlara ve onun akrabalarına gidince annem sanki evde babamın sözü geçiyormuş gibi davranıyordu. Tüm aile öyle olmadığını bilse de öyleymiş gibi davranıyordu. Evden ayrıldığımda babamın ‘En iyisini yapıyorsun’ demesi, sanki kendi yapamadığını, benim yapıyorum olmama sessizce destek vermesiydi. Belki de yıllarca çoğu tartışmada annemden ayrılmayı düşünse de pratikte o gücü bulamamıştı. Benim bulmam hoşuna gitmiş gibiydi. Annem bunu farketmiş olacak ki babama ara ara ‘Senin de sessiz kalmanı unutmayacağım bey’ demişti.
Aynı evde yaşamanın o yaştaki bir zorluğu da yaşamak istediğin cinselliğini yaşayamamandı. Yaşadıkları zamana göre annem benim ancak evlendikten sonra cinsel hayatım olabileceğini sanıyordu. Sandığı cinsellikte sırt üstü uzan ve kocanı bekleydi sanırım. Konuşulması bile tabu olan cinsellik.
Birgün mastürbasyon yaparken annene yakalanmak ve annenin bunun ne olduğunu hemen anlayamaması. Günler sonra annemin ‘Kızım, bu yaşta oranı buranı mı keşfediyorsun? Biraz geç kalmadın mı?’ demesi. Benim ‘Hayır anne, mastürbasyon yapıyordum’ diyememem. Onun yerine ‘Yooo, regl mi oldum diye bakıyordum, sen girdin odaya’ demem. Bu durumda anneni cahil görmem mi lazım, yoksa bunu cahillikten uzak başka bir ad mı vermeliyim?
Ayrı bir evde yaşamaya başladıkça, sevgililerin oldukça, cinsellikte çoğu şeyi yeni yeni öğrendikçe anneni anlaman ilginç. Anlamak derken, zamanındaki koşullara göre cinsellikle ilgisinin, bilgisinin o kadar olması normal geliyor. Ben bile erkek arkadaşımın sayesinde yeni keşifler yaparken, ne çok bilmediğim şey varmış derken buluyorum kendimi.
Bazen de aklıma annem orgazm oluyor muydu diye soramadan edemiyorum. Çocuk yapmak için yapılmış bir seks kadına ne kadar zevk verir ki? Belki tüm gerginliği bundan mıydı? Bazı gergin insanlar için derler ya, ‘kesin seks hayatı yok’. Tabii hiçbir zaman bu gücü bulup soramasam da, ayrı
evde olmamanın ne kadar doğru verilmiş bir karar olduğunu, her anneme gittiğimde daha iyi anlıyorum.
Sevgilimle konuşmak için bahçeye doğru elimde kahve ile çıkarken kafamda tüm bunlar geçiyordu. Sevgilim Ali halen ailemle tanıştırmadığım için sitem edip durdu telefonda. Kendince haklıydı ama bir erkeği ‘sevgilim bu’ diye tanıştıracağım modern bir ailem yoktu. Ancak evlenme teklif ederse tanıştırabilirdim ve bunu onu söylemeye çekiniyordum. Evliliğe meraklı bir kadın olduğumu düşünür diye diyemedim. ‘Bilmiyorum, bakarız, olabilir’ diye hep geçiştirdim.
Sitem dolu telefon konuşmasının ardından diğer sınıfıma doğru yürürken, koridorda okulun havalı kızları olduğunu düşünen bir grup acımasız kızın ‘Tüm gün tıkınıyor, gene doymuyor şu aygırı’ dediğini duyunca, sinirlensem de duymamazlığa verip sınıfıma doğru ilerledim. Yürürken içimden ‘Çocukla çocuk olma, boşver’ diye kendimi teselli etmeye çalışıyordum.
Sınıfa geldiğimde Ece diye sakin, içe kapanık bir öğrencimin gözlerinin kıpkırmızı ve şiş olduğunu görünce dayanamayıp çekip konuştum. Ders anlatacak tadım zaten yoktu ve bu kez bunu görmemezlikten gelmek istemedim. Önce konuşmak istemese de sonradan koridorda benim kilomla dalga geçen kızların sözlü ve fiziksel tacizine maruz kaldığını öğrendim. Ben bu dalga geçmeleri bir an öfkeden sonra unutsam da, belki üstesinden gelsem de, Ece’nin bu yaşta uğradığı bu tacizlerin üstesinden gelmekte zorlandığını gördüm ve müdüre şikayete gitmeye karar verdim. Ece ‘Ama hocam, tanık yok’ dese de, tanık benim. ‘Ben gördüm’ diyecem dedim. Ece’yi de alıp sınıftan çıktım.
Yolda okuldaki çocuklara gıcık olan, hatta tiksinen Nurten Hoca’yı görünce, bu kez görmemezlik yapmayıp boş bir sınıfa aldım. Ece'nin başına gelenleri ona da anlatıp, ‘Burada görgü tanığı biziz, diyeceğiz ve şikayetçi olacağız’ dedim. Dünden razı olan Nurten’le müdüre gidip şikayetimizi yaptık.
Sonrası havalı kız grubu okuldan atılıp başka okula gönderildi. Tabii benden bunu beklemeyen kızlar şok olmuştu.
Ece, ona verdiğim bu değere şaşırmıştı. Bu davranışımın altında belki de çocukken yaşadığım travmaların etkisi vardı. Ayrıca ne Ece ne de Nurten koridordaki o dalga geçmenin intikamı olduğunu bilmiyordu. Havalı kız grubu bile bilmiyordu onun intikamı olduğunu. Çünkü yürüyüp geçmiştim. Onlara göre hiçbir şey duymamıştım.
Hep psikologlar ya da yaşam koçları der ya, işte intikam almayın, evrene bırakın, affedin işte… Ben onu yıllarca yaptım. Ama bugüne kadar intikam aldığımdaki hazzı hiçbirinden almadım. İntikamın hazzı tehlikeli mi? Bu haz bende başka intikamlara neden olur mu? Bilmiyorum. Ama birilerine yaptığı sorumsuzca ve iğrenç davranış için ders verdiğini düşünüyorum. İnsanların psikolojileriyle oynamak bu kadar kolay olmamalıydı. Ve yanlarına kar kalmamalıydı. Biri dur demeliydi. O da ben oldum.
Belki bir şeylere dur demek, itiraz etmek, şikayet etmek başka şeyler içinde bana güç vermişti. Ertesi gün sevgilime ‘Niye seni tanıştıramıyorum ailemle? Zahmet edip düşündün mü?’ dediğimde dona kalmıştı. Her zamanki uysal, ‘Bakarız, olabilir, haklısın’ diyen ben onu düşüncesizlikle suçlamıştım. Ali’de dayanamayıp ‘Düşünüyorum, bulamıyorum, direk söylesen’ dediğinde, ‘Ailem eski kafalı Türk ailesi, ancak beni istemeye gelirsen, aramızda söz ya da nişan olacaksa, bu tanışma olur’ dediğimde ikinci şoku yaşadı. Beni hemen evlilik meraklısı sanmasın diye evlenmeyi düşünmediğimi, sadece ailemle tanışmanın bu şartlarda olabileceğini söyledim.
Birkaç gün sesi çıkmayan sevgilime, yaşadığı şoktan hak versemde, hiçbir şekilde yorum yapmamasına bozulmuştum. Evlenmeyi düşünmesek de ailemle tanışmak için bunu yapabilirdi. Sonuçta her söz ya da nişan evlilikle bitmiyordu.
Günler sonra elinde çiçekle dönen sevgilim evlenmek istediğini söylediğinde, asıl şoku ben yaşadım. Hayır desem onu sevmiyor gibi mi olacaktım, evet desem evlilik meraklısı mı olacaktım, bilemedim. Bir yandan da okulda sevgilim bile olabileceğine ihtimal vermeyen iş arkadaşlarımın karşısına ‘evlendim’ diye çıkmak zevk verirdi.
Sadece iş arkadaşlarım değil, ailedeki kuzenlerim, teyzelerim, kimse evleneceğimi düşünmüyordu. Birkaç gün düşündükten sonra ‘neden olmasın, olabilir’ diyerek evlenme teklifini kabul ettim.
Ertesi hafta anneme erkek arkadaşım ve ailesinin beni istemeye geleceğini söylediğimde, annemde şaşkınlıkla bir sessizlik oldu. Bana bakıp bir süre şaka dememi bekledi. Benden şakayı duyamayınca, emin olmak istercesine ‘Ciddi misin?’ dedi. Ciddiyetimi anlatınca ‘Umarım pişman olmazsın’ diyerek soğuk şekilde, isteksiz tebrik etti. Bu soğuk tebrik bir kez daha ne kadar doğru karar verdiğimi anlamamı sağladı.
Hayır, ben gidip evlenebilirdim de ve bunu yapmadım. Annemi üzmemek için bu kadar hassas davranırken böyle soğuk, isteksiz olması beni delirtmişti. ‘Evet anne, sıska çirkin çizin evleniyor’ dedim. Annem ‘Evet, bu sıskayla kim evlenir, görecez’ demesi beni sinir etse de, ‘Göreceksin anne,
ve uzunnnn yıllar mutluluğumuza göreceksin’ diyerek ordan ayrıldım.
Sevgilim ailemin bu kararı nasıl karşıladığını sorunca, tüm olanları anlattım. Sonuçta evleneceğiz ve dürüst olmam gerekiyordu. ‘Eda, annenin sana bu şekilde davranmasına nasıl izin verirsin?’ dedi. Haklıydı. Ben aslında okuldan önce evde ezilmiş, hor görülmüş, dalga geçilmiştim.
Havalı kız grubundan önce annem ve ailemden intikam almalıydım.
Ali ile sevdiğimiz iki arkadaşımızı da alıp evlenmeye gittik. Annemi de arayıp ‘İsteme işi iptal anne’ dediğimde, ‘Ha, ben demiştim’ diyince, ‘Yok anne, isteme iptal çünkü biz bugün evlendik’ dediğimde, önce sessizlik oldu, sonra telefonu kapattı.
Havalı kızlardan sonra annemden, ailemden de intikamımı almıştım. Belki de ilk intikamın verdiği haz ikinciye sürükledi. Sonrası, üçüncü intikam kime olacak diye düşünsem de, hayatımda olan sakinlik ve huzurdan mutluydum.
Okuldaki çoğu mutluluk yarışı yapan öğretmen boşanmış ve mutsuzken, dalga geçtikleri sıska öğretmen mutluydu. İstemeden onlardan da intikam almış gibiydi.
Tavır olarak okuldaki hiçbir öğrencinin ezilmemesine karar vermiştim. Artık çoğu öğrencinin çekindiği ama çoğunun da sevdiği öğretmenleriydim. Birçok öğrenciye üniversite bursu için yardımcı bile olmuştum. Çocuk arabası süren değil, üniversitede okuyan kızlar görmek istiyordum.
Tüm bu olanlar psikoloğa gitmemin gerek olmamasını sağladı. Depresyona girecek vaktim yoktu.
Belki de Oscar Wilde, ‘Güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için ıstırap gerektir’ derken haklıydı.
