
Nadir EKİCİ
YAZILARI

RENKLERİN SESSİZ CUMHURİYETİ
Bazı insanlar dünyayı siyah ile beyaz arasında sıkışmış iki kapılı dar bir koridor sanır.
Oysa dünya hiçbir zaman öyle olmadı.
Bir ormanın içine gir...
Aynı ağacın üzerinde bile birbirinin aynısı iki yeşil bulamazsın.
Baharın en taze yaprağı başka konuşur, sonbaharın yorgun yaprağı başka. Gökyüzü sabah başka bir mavidir, akşam başka. Deniz kıyıya vururken laciverde döner, ufukta turkuaza , güneş batarken mora...
Doğa hiçbir zaman tek renge inanmadı.
Çünkü hayatın kendisi çeşitliliğin şiiridir.
Bir gün, eski bir sokağın sessiz köşesinde küçük bir masa gördüm.
Maviydi...
Etrafında iki sarı sandalye duruyordu...
Biraz ötede yeşil bir pencere vardı...
Duvar beyazdı...
Saksılardaki çiçekler ise kendi renklerini kimseye danışmadan açmışlardı...
İlk bakışta birbirleriyle hiçbir uyumları yokmuş gibi görünüyordu.
Fakat biraz daha uzun bakınca anladım.
Uyum, benzemek değildi...
Uyum, farklı kalabilme cesaretiydi...
İnsanlık bunu öğrenmek için binlerce yıl harcadı.
Hâlâ da öğrenmeye çalışıyor.
Bir renk diğerine dönüşmeye çalışmıyordu.
Mavi sarıya,
Sarı yeşile,
Yeşil beyaza benzemek istemiyordu.
Her biri yalnızca kendisiydi.
Ve tam da bu yüzden ortaya güzellik çıkıyordu.
Çünkü güzellik, tek sesli bir marş değildir.
Güzellik, yüzlerce enstrümanın aynı anda birbirini dinlediği büyük bir senfonidir.
Bir kemanın sesi tek başına güzel olabilir.
Ama bir orkestrayı ölümsüz yapan şey yalnızca keman değildir.
Nefesliler,
vurmalılar,
yaylılar,
hepsi farklıdır.
Ve tam da farklı oldukları için müzik doğar.
Doğa bize bunu her gün anlatıyor.
Dağlar ovalara benzemez.
Irmaklar deniz değildir.
Çöller orman olmaz.
Kar yağmuru taklit etmez.
Yağmur güneşi kıskanmaz.
Ay geceyi, güneş gündüzü suçlamaz.
Hepsi kendi zamanında görünür.
Kendi görevini yapar.
Sonra sessizce çekilir.
Evren hiçbir zaman rekabet üzerine kurulmadı.
Sadece insan öyle sandı.
Bir kelebeğin kanadındaki desen, bir kartalın gözündeki sertlik, bir serçenin telaşı,bir baykuşun sessizliği...
Hangisi daha değerlidir?
Hiçbiri.
Çünkü doğa değer sıralaması yapmaz.
İnsan yapar.
Doğa yalnızca yaşatır.
Toprağın altına bak.
Milyarlarca canlı birbirini görmeden çalışır.
Mantarlar ağaçlarla konuşur.
Kökler birbirlerine haber yollar.
Karıncalar şehirler kurar.
Arılar matematik bilir.
Kurtlar aile olmayı öğretir.
Balinalar binlerce kilometre öteden birbirlerini duyar.
Hiçbiri diğerine benzemediği halde aynı dünyanın nefesini paylaşır.
Biz insanlar ise çoğu zaman farklılığı tehdit sandık.
Ten rengini...
Dilini...
İnancını...
Kültürünü...
Kıyafetini...
Düşüncesini...
Oysa gökkuşağı yalnızca tek renkten oluşsaydı kimse başını kaldırıp gökyüzüne hayran kalmazdı.
Bir ressamın paletinde yalnızca beyaz boya olsaydı hiçbir tablo doğmazdı.
Bir bahçede yalnızca tek çiçek açsaydı bahar eksik kalırdı.
Fotoğraftaki o küçük masa bana bunu düşündürdü.
Belki de hayat tam olarak budur.
Aynı masanın etrafında farklı sandalyelerin oturabilmesidir.
Kimsenin rengini değiştirmeye çalışmadan birlikte yaşayabilmesidir.
Çünkü masa ortak yaşamdır.
Sandalyeler ise insanlardır.
Kimi sarıdır.
Kimi mavidir.
Kimi yeşildir.
Kimi beyaz.
Fakat hepsi aynı hikâyenin parçasıdır.
Dünyanın en büyük yanılgısı, benzer insanların daha güçlü olacağını sanmasıdır.
Hayır.
En güçlü orman, en çok ağacı olan değil; en çok türü barındırandır.
En güçlü şehir, aynı düşünen insanların yaşadığı yer değil; birbirini dinleyebilen insanların yaşadığı yerdir.
En güçlü aile, hiç tartışmayan değil; farklılıklarını sevgiyle taşıyabilendir.
Belki de Tanrı, doğayı yaratırken bize sessiz bir kitap bıraktı.
Yapraklar onun cümleleri, nehirler paragrafları, bulutlar virgülleri, rüzgâr ise sayfaları çeviren görünmez eliydi.
Fakat biz çoğu zaman kitabı okumak yerine kapağıyla meşgul olduk.
Bir çocuğa boya kalemi ver.
Asla tek rengi seçmez.
Önce güneşi sarıya boyar.
Gökyüzünü maviye.
Çimenleri yeşile.
Sonra mor bir kelebek çizer.
Turuncu bir balık.
Pembe bir ev.
Çünkü çocuk bilir.
Hayal gücü renkten korkmaz.
Büyüyen yalnızca insan değildir.
Önyargılar da büyür.
Ve bir gün çocukluğumuzdaki o cesur renkleri kaybettiğimizi fark etmeyiz bile...
Belki de insanın en büyük yolculuğu, başka birine benzemek değil;
kendi rengini bulmaktır.
Çünkü her insan, yaratılışın fırçasından düşmüş tek ve tekrar edilemez bir damladır.
Kimsenin tonu diğerinin aynısı değildir.
Kimsenin ışığı aynı yerden kırılmaz.
Kimsenin hikâyesi aynı cümlelerle yazılmaz.
İşte bu yüzden dünya hâlâ güzeldir.
Çünkü her sabah milyonlarca farklı yüz aynı güneşe bakar.
Milyarlarca farklı kalp aynı gökyüzünün altında atar.
Farklı dillerde "merhaba" denir.
Farklı ezgiler söylenir.
Farklı dualar yükselir.
Farklı hayaller kurulur.
Ama hepsinin özünde aynı arayış vardır:
Sevilmek.
Anlaşılmak.
Hatırlanmak.
Ve ardında küçük de olsa güzel bir iz bırakmak.
O eski masaya yeniden baktığımda artık yalnızca bir masa görmüyordum.
Orada sessizce kurulmuş küçük bir dünya vardı.
Renklerin birbirine üstünlük kurmadığı,
güzelliğin benzemekten değil, farklılıkların uyumundan doğduğu bir dünya...
Belki insanlık, yüzyıllardır aradığı bilgeliği büyük saraylarda, kalın kitaplarda ya da yüksek kürsülerde değil; işte böyle mütevazı bir köşede, sarı sandalyelerin mavi bir masaya yaslandığı, yeşilin beyazla konuştuğu bu sade manzarada bulabilir.
Çünkü hayatın en büyük sırrı, aynı renge dönüşmek değildir.
Birbirimizin rengini soldurmadan, aynı ışığın altında var olabilmektir.
Ve belki de gerçek medeniyet, tam burada başlar:
Bir masanın etrafında, birbirine benzemeyen renklerin, sessizce ve huzur içinde yan yana durabildiği yerde.
AĞUSTOS 2026


TEMMUZ 2026
NASILSIN?
Cunda'da çektiğim bu kareler sıradan bir fotoğraf gibi görünüyor, değil mi?
Halbuki bu iki fotoğraf bana aynı hikâyenin iki ayrı cümlesini anlatıyor. İlki, sessiz bir bekleyiş... İkincisi ise bir tebessümün ardına saklanmış derin bir özlem. Belki de hayat, en çok böyle insanların omuzlarında sessizce akıp gidiyor. Bazı insanlar yalnızca ekmek parası kazanmaz. Bir "Günaydın" duyabilmek için... Bir "Kolay gelsin" işitebilmek için... En çok da içtenlikle sorulmuş bir "Nasılsın?" cümlesini bekleyerek günlerini geçirir.
Sabah erkenden dükkânını açar. Sandalyesine oturur. Geleni gideni izler. Kalabalıklar önünden bir nehir gibi akar. İnsanlar yetişecekleri yerlere koşar. Telefonlarına bakar, vitrinlere bakar, saatlerine bakar... Ama çoğu zaman, yanı başlarında oturan bir insanın gözlerine bakmayı unutur. Oysa bazen bir insanın bütün günü, yalnızca bir çift gözün onu gerçekten görmesiyle değişebilir.
İnsan garip bir varlıktır. Ekmeğini paylaşabilir... Parasını kaybedebilir... Yorgunluğuna katlanabilir... Ama görünmez olduğunu hissetmeye uzun süre dayanamaz. Çünkü insanın en büyük yoksulluğu, cebindeki eksiklik değildir. En büyük yoksulluk, unutulmaktır. Kalabalığın içinde görünmez olmaktır. Bir gün boyunca kimsenin dönüp, "Bugün nasılsın?" diye sormamasıdır. Adının değil, varlığının bile hatırlanmamasıdır.
Belki de bu yüzden yılların izleri yalnızca yüze değil, kalbe de işlenir. Çünkü zaman, en çok ilgisizlikle ağırlaşır. İnsan, yaş aldıkça yalnızca saçlarına ak düşmez, biriken sessizlikler de omuzlarına çöker. Cevapsız kalan selamlar... Kurulamayan sohbetler... Paylaşılamayan hatıralar... Ve kimsenin fark etmediği küçük kırgınlıklar... Hepsi usul usul kalbin bir köşesinde yerini alır.
Sonra bir gün...Hiç tanımadığı biri yaklaşır. İçten bir gülümsemeyle selam verir. İki dakika ayakta durur. Hâlini hatırını sorar. Belki birlikte bir çay içerler. Belki sadece birkaç cümle konuşurlar. Dışarıdan bakan biri için önemsiz görünen o birkaç dakika, belki de o insanın bütün gününü, hatta uzun zamandır taşıdığı yalnızlığını biraz olsun hafifletir. Çünkü insanı hayata bağlayan şey, büyük mucizeler değildir. Bazen küçücük bir ilgi... İçten bir tebessüm... Samimi bir selam... Ve hissedilen bir değer duygusudur.
"Seni gördüm."
"Seni fark ettim."
"Sen bu dünyanın kıymetli bir parçasısın." diyebilen küçük iyiliklerdir.
Ne yazık ki bugün birbirimizi görmek yerine ekranlara bakıyoruz. Sesimizi duyuruyoruz ama kalplerimizi duymuyoruz. Kalabalıkların içinde her zamankinden daha yakınız. Ama birbirimize hiç olmadığı kadar uzağız. Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en önemli şey, insan olmanın en sade hâlidir. Bir yabancıya gülümsemek... Yaşlı bir amcaya selam vermek... Bir esnafın hâlini hatırını sormak... Bir güvenlik görevlisine, bir temizlik emekçisine, bir çaycıya ya da sokakta her gün karşılaştığımız ama adını bile bilmediğimiz insanlara içtenlikle "Kolay gelsin." diyebilmek...
Çünkü bazen iyilik, büyük fedakârlıklarla başlamaz. İki kelimeyle başlar: "Nasılsın bugün?"
Belki de farkında olmadan bir insanın yükünü hafifletiriz. Belki onun gününü güzelleştiririz. Belki de uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu yeniden hatırlatırız:
"Ben hâlâ görünmez değilim."
Unutmayalım... Bir insanın omzundaki yükü hafifleten şey her zaman omzuna dokunan bir el değildir. Bazen yüreğine dokunan birkaç samimi kelimedir. Çünkü önemsenmek, insan ruhunun en derin ihtiyaçlarından biridir.
Hayatın sonunda insanlar bizi ne kadar kazandığımızla değil, kendilerini nasıl hissettirdiğimizle hatırlar. Belki de geride bırakacağımız en güzel miras; kırmadığımız kalpler, eksik etmediğimiz selamlar ve içtenlikle sorduğumuz birkaç "Nasılsın?" olacaktır.
Çünkü bazen...
Bir ömrün yönünü değiştirmek için uzun konuşmalar gerekmez.
Bir tebessüm... Bir selam... Ve yürekten gelen tek bir soru yeter.
"Nasılsın?"
Belki de bu soru, sandığımızdan çok daha fazla hayat kurtarıyordur.
