YAZILARI
Opr. Dr. Meltem TURNA

HERKES BEBEĞİ SORDU, PEKİ ANNEYİ KİM SORDU?
Eve geldiklerinde salon kiminin gönderenini hatırladığı, kiminin kartına bakmadan çıkaramadığı pembe, beyaz, sarı çiçeklerle doluydu. Hepsinin üzerinde birbirine benzeyen, sanki bir bebeğin dünyaya gelişiyle birlikte o evde söylenebilecek bütün cümleler önceden belirlenmiş de insanlara yalnızca aralarından birini seçmek kalmış gibi duran birkaç iyi dilek vardı:
“Hoş geldin bebek.”
“Sağlıkla büyüsün.”
“Annenle babanla güzel bir ömrü olsun.”
Telefonu da çiçeklerden farklı değildi.
“Bebek nasıl?”
“Emiyor mu?”
“Sütün geldi mi?”
“Geceleri uyuyor mu?”
“Gazı var mı?”
“Kilosu nasıl?”
“Fotoğraf atsana!”
Hepsine cevap verdi.
“İyi.”
“Emiyor.”
“Çok şükür.”
“Biraz uykusuzuz :)”
Son cümlenin sonuna bir de gülümseyen yüz koydu; çünkü insan bazen söyleyemediği şeylerin yerine nokta koyamaz da bir gülümseme bırakır, karşısındaki onun ne kadar mutlu olduğunu sansın diye değil belki, o gülümsemenin ardını sormasın diye.
Hem mutlu olması gerekiyordu değil mi? Bunu ona kimse açıkça söylememişti aslında ama aylar boyunca hazırlanan odadan, yıkanıp ütülenen küçücük kıyafetlerden, telefonunda ayrı bir klasöre koyduğu ultrason görüntülerinden, bebeğin ilk tekmesini hissettiğinde avucunu karnının üzerinde uzun uzun tutmasından, doğuma yaklaştıkça herkesin “Az kaldı, kavuşuyorsun,” demesinden biliyordu:
İnsan kavuştuğu şeye üzülmezdi.
Öyle değil miydi? Bebeği birkaç metre ötesinde uyuyordu, sağlıklıydı, güzeldi. Küçücük ellerini uykusunda açıp kapatıyor, bazen dudaklarını emiyormuş gibi oynatıyor, o da yatağın kenarına oturup dakikalarca onu seyrediyor, tam o sırada kalbinin içinde adını koyamadığı, sevgiye çok benzeyen ama yalnızca sevgiden ibaret olmayan bir şeyin büyüdüğünü hissediyordu kendini. Onu seviyordu ve bundan hiç şüphesi yoktu, lakin şüphe ettiği şey kendisiydi. Çünkü bazı sabahlar bebeğin ağlamasını duymadan birkaç saniye önce uyanıyor, henüz ses gelmemişken bile birazdan geleceğini bildiği o ağlayış için bütün bedeni geriliyor; bazı geceler bebek nihayet uyuduğunda herkes ona “Sen de uyu,” dediği hâlde gözlerini kapatamıyor, nefes alıp almadığını kontrol etmek için beşiğe yaklaşıyor, geri yatıyor, birkaç dakika sonra yeniden kalkıyor; bazı öğleden sonraları ise mutfağa yalnızca bir bardak su almaya gidip, elinde bardakla tezgâhın önünde dururken neden başladığını kendisinin de bilmediği bir ağlamanın içinde buluyordu kendini. Sonra hemen yüzünü yıkıyordu tabi, çünkü birazdan biri gelebilirdi ve en acısı gelen herkes bebeği görmek istiyordu.
Bir gün aynanın karşısında durdu. Karnı henüz eskisi gibi değildi, gözlerinin altında uykusuzluğun koyu gölgeleri vardı, saçları günlerdir gelişigüzel toplandığı için ensesinde birbirine dolanmıştı, üzerindeki tişörtün omzunda kurumuş küçücük bir süt lekesi duruyordu; fakat aynada onu asıl ürküten bunların hiçbiri değildi, çünkü bedenin doğumdan sonra değişeceğini elbette biliyordu, yine de ona kimse insanın kendi yüzüne bakıp da orada kendisini bulamayabileceğini söylememişti.
Uzun uzun baktı. Birkaç ay önce o aynada gördüğü kadının kim olduğunu biliyordu. Neyi sevdiğini, neye kızdığını, ne zaman yorulduğunu, hangi kahveyi içtiğini, yalnız kaldığında ne yaptığını, sabah hazırlanırken hangi şarkıyı açtığını biliyordu. Şimdi ise herkes ona başka bir isimle sesleniyordu:
Anne.
Güzel bir isimdi elbette. Belki hayatında duyduğu en güzel isimlerden biri, lakin insan yeni bir isim kazandığında eskisini kaybetmek zorunda mıydı? Bunu kimseye soramadı, çünkü bebeğini çok seviyordu. Çünkü bebeğini isteyerek dünyaya getirmişti, çünkü bebeği sağlıklıydı, çünkü şükretmesi gereken o kadar çok şey vardı ki, mutsuzluğuna yer kalmaması gerekiyordu. Sonra o düşünce geldi. Önce belli belirsiz. Sonra her ağladığında biraz daha yüksek sesle: “Ben nasıl bir anneyim?”
Belki de o günlerde onu en çok yoran bebeğin geceleri uyanması, uykusuzluk ya da değişen bedeni değildi. En çok, bütün bunları yaşarken mutlu olamadığı için kendisini suçlamasıydı. Ve gariptir, eve gelen herkes bebeğin yüzüne bakıp kime benzediğini söyledi; burnu babasına, dudakları annesine. Parmakları uzun, saçları çokmuş. Ama o günlerde kimse annenin yüzüne yeterince uzun bakmadı. Kimse onun kime benzediğini sormuyordu. Çünkü o, artık sadece anneye benziyordu. Oysa kadın, içinden sessizce başka bir soru soruyordu: “Ben nereye gittim?”
Gebelik boyunca bir kadına onlarca soru sorarız. Bulantısı var mı? Bebeğin hareketlerini hissediyor mu? Tansiyonu nasıl? Kanaması olmuş mu? Doğum yaklaştığında sorularımız daha da sıklaşır; kasılmalarını, suyunu, ağrısını, açılmasını takip ederiz. Sonra bebek doğar. Ve neredeyse büyülü bir hızla bütün sorular yön değiştirir. Kaç kilo doğdu? Emdi mi? Sarılığı var mı? Gazını çıkardı mı? Uyudu mu? Kakasını yaptı mı?
Mamafih bunların hepsi önemlidir. Ama bazen bebeği öylesine dikkatle izleriz ki onun hemen yanında başka birinin de yeni bir hayata doğduğunu unuturuz. Anne de doğumdan çıkmış, onun da bedeni, hormonları, uykusu, günlük hayatı, ilişkileri, sorumlulukları ve kendisini tanımlama biçimi değişmiştir. Ve bütün bu büyük değişimin ortasında ondan çoğu zaman tek bir şey beklenmiştir: mutlu olması.
Oysa anneliğe geçiş yalnızca mutluluğun yaşandığı tek renkli bir dönem değildir. Sevgiyle korku, şükranla yorgunluk, bağlılıkla eski hayatına duyulan özlem aynı kadının içinde yan yana durabilir. Bir duygunun varlığı diğerini geçersiz kılmayacağı için bir kadın, bebeğini çok severken aynı zamanda iyi olmayabilir.
Anlayacağınız konumuza gelirsek; postpartum depresyon, doğum sonrası dönemin önemli sağlık sorunlarından biridir ve dünya genelindeki çalışmaları bir araya getiren geniş analizlerde postpartum depresyon prevalansı yaklaşık %17 civarında bildirilmektedir. Ortaya çıkışını tek bir nedene bağlamak doğru değildir. Gebelik sırasında depresyon veya anksiyete yaşamak, daha önce depresyon öyküsünün bulunması, gebelik ya da erken lohusalık dönemindeki stresli yaşam olayları, yetersiz sosyal destek ve kişisel ya da ailesel depresyon öyküsü önemli risk faktörleri arasındadır. Biyolojik ve hormonal değişiklikler ile sosyal ve çevresel etkenler çoğu zaman birbirini etkileyen halkalar hâlinde karşımıza çıkar. Bu nedenle postpartum depresyonu yalnızca “hormonları değişti” diye açıklamak ne kadar eksikse, “Biraz güçlü olsa atlatır” diye düşünmek de o kadar yanlıştır.
Öğrenmemiz ve kabullenmemiz gerekir ki; postpartum depresyon; zayıflık değildir. Nankörlük değildir. Bebeğini sevmemek, bebeğini istememiş olmak hiç değildir. Ve en önemlisi: kötü annelik değildir. Tedavi edilebilen bir sağlık sorunudur.
Burada asıl mesele şu aslında: Her gözyaşı depresyon değildir; ama her gözyaşına da “geçer” denmemelidir
Peki sınır nerede? Doğumdan sonraki ilk günlerde kadınların önemli bir bölümünde postpartum blues, daha tanıdık adıyla baby blues görülebilir. Ağlama, duygusal dalgalanma, kaygı ve uykusuzluk gibi belirtilerle seyreden bu durum genellikle doğumdan sonraki ilk hafta içinde ortaya çıkar ve kısa sürer. Postpartum depresyonda ise mesele yalnızca birkaç kötü gün değildir. Depresif belirtilerin en az iki hafta boyunca sürmesi, kadında belirgin sıkıntıya yol açması ve günlük yaşamını ya da işlevselliğini etkilemesi değerlendirme gerektirir. Üstelik depresyon her zaman ağlayan bir kadın gibi görünmez. Bazen kadın bebeğinin fotoğraflarını paylaşır, misafirlerini ağırlar, evini toplar, bebeğini besler. Sorulduğunda “İyiyim” der. Ve gerçekten iyiymiş gibi gülümseyebilir. Tanıdık geldi değil mi?
Çünkü bazı kadınlar yardım isteyemedikleri için değil, yardıma ihtiyaç duymaya hakları olmadığını düşündükleri için susarlar. Bu nedenle postpartum dönemde yalnızca kadının nasıl göründüğünü değil, nasıl hissettiğini de sormalıyız. Hem de cevabını gerçekten duymaya hazır olarak: “Sen nasılsın?”
Yeni doğum yapmış bir kadına “Bir şeye ihtiyacın olursa söyle” demek iyi niyetlidir. Ama bazen kadın neye ihtiyacı olduğunu söyleyecek kadar bile güçlü hissetmeyebilir. Bu yüzden “Sen duşunu al, ben bebeğin yanındayım.” “Biraz uyu, ben buradayım.” “Yemek getirdim.” “Bugün kimseyi görmek istemiyorsan görmek zorunda değilsin.” cümleleri çok daha kıymetli olabilir.
Çünkü sosyal desteğin azlığı postpartum depresyon açısından önemli çevresel risk faktörlerinden biridir. Ve destek her zaman büyük fedakârlıklar anlamına gelmez. Bazen bir tabak yemek, bazen kesintisiz iki saat uyku, bazen bebeği yarım saat kucağına almak. Bazen de hiçbir öğüt vermeden kadının karşısına oturup “Anlat.” demektir.
Anneliğin bir kadının bütün ihtiyaçlarını ortadan kaldıran sihirli bir hâl olmadığını hatırlamaktır esasen. Anne olduktan sonra da yorulur, acıkır, uyumak ister. Yalnız kalmak ister, eski hayatını özleyebilir ve en önemlisi yardıma ihtiyaç duyabilir. Hatta bazen profesyonel desteğe ihtiyaç duyabilir. Unutmamak gerekir ki bunların hiçbiri bebeğini daha az sevdiği anlamına da gelmez.
“Lohusalıktandır, Geçer” Demeden Önce…
Doğumdan sonraki ilk günlerde ağlamaklı olmak, duyguların hızla değişmesi, kaygı veya uykusuzluk yaşamak baby blues kapsamında görülebilir. Ancak bazı belirtileri yalnızca lohusalığa bağlayıp beklememek gerekir.
Şunlar devam ediyor veya günlük yaşamınızı belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel destek istemekten çekinmeyin:
• Süregelen çökkünlük, mutsuzluk veya boşluk hissi
• Eskiden keyif aldığınız şeylere karşı ilginin azalması
• Yoğun suçluluk, değersizlik veya yetersizlik düşünceleri
• Günlük yaşamı sürdürmekte zorlanma
• Yoğun ve baş etmekte zorlandığınız kaygılar
• Uyku ve günlük işlevlerde belirgin bozulma
• Kendinizi giderek daha kötü hissetme
Postpartum depresyon tanısı yalnızca bir belirti listesine bakılarak konmaz. Klinik değerlendirme gerekir.
Acil Durum: Beklemeyin
Kendinize veya bebeğinize zarar verme düşünceleriniz varsa ya da olmayan şeyleri görme/duyma, belirgin kafa karışıklığı, sanrılar, dezorganize düşünce veya gerçeklikle bağın bozulması gibi belirtiler ortaya çıktıysa durum artık yalnızca “biraz daha dinleneyim, geçer” denilecek bir noktada değildir. Postpartum psikoz nadir görülür ancak hızlı tanı ve hastane değerlendirmesi gerektiren ciddi bir tablodur. Acil profesyonel yardım alın ve yalnız kalmayın.
Peki Anneyi Kim Sordu?
Hikâyenin başındaki kadına dönelim.
Ertesi sabah bebeği yine ağlayacak. O yine kalkacak. Kucağına alacak. Belki emzirecek. Altını değiştirecek. Bebeğinin başını göğsüne yaslayıp o küçücük nefesi dinleyecek ve onu ne kadar sevdiğini yine bütün kalbiyle hissedecek. Telefonuna biraz sonra yeni bir mesaj düşecek: “Bebek nasıl?” Belki yine “Çok şükür, iyi.” yazacak.
Fakat umarım bir gün, o mesajların arasında başka bir soru da belirir; sütün miktarını, bebeğin uykusunu, kilosunu, gazını, kakasını, kaç saatte bir emdiğini merak etmeyen, doğrudan ona yönelmiş, uzun zamandır kimsenin sormadığı kadar basit bir soru: “Peki sen nasılsın?”
Ve belki o kadın uzun süre telefonun ekranına bakacak. Önce alışkanlıkla “İyiyim” yazacak. Sonra silecek. “Biraz yorgunum.” Onu da silecek. Çünkü insan bazen gerçeği söylemeden önce birkaç yalanı silmek zorunda kalır.
Sonunda iki kelime bırakacak: “İyi değilim.”
Bazen iyileşme bundan daha büyük bir cümleyle başlamaz. Çünkü doğumhaneden bir bebek çıktığında dünyaya yeni bir insan gelir ve elbette bütün gözler ona çevrilir; fakat aynı kapıdan, kucağında bebeğiyle birlikte, eski hayatından başka bir hayata geçmiş, bedeni kadar adı, zamanı, uykusu ve kendisine ayırdığı yer de değişmiş bir kadın çıkar. Onu da görelim.
Bebeğin kontrolünü, emmesini, uykusunu soralım tabi. Ama bir ara bebeği kucağından alıp annenin gözlerine de bakalım. Annelik, kadının hikâyesine eklenen çok büyük bir kelimedir. Ama kadının bütün cümlesi değildir.
Ve unutmayalım ki belki postpartum dönemde ona sorabileceğimiz en kıymetli soru, nasıl bir anne olduğu değil, hâlâ yalnızca kendisine ait olan şu küçücük sorudur: “Sen nasılsın?”
Sıradaki hikâyemiz hangisi olsun?
A) “Doğum yaptım ama aynadaki beden bana ait değilmiş gibi…” — Doğum sonrası beden algısı
B) “Herkes sütümü soruyor; ben neden kendimi yetersiz hissediyorum?” — Emzirme baskısı ve annelikte yeterlilik
C) “Bebeğimi çok seviyorum ama eski hayatımı da özlüyorum.” — Annelikle değişen kimlik ve suçluluk
D) “Benim hikâyem bunlardan başka…” — Sıradaki hikâyeyi siz anlatın.
Belki sıradaki hikâyenin kahramanı sizsinizdir.
Kaynak
Dimcea DA-M, Petca R-C, Dumitrașcu MC, et al. Postpartum Depression: Etiology, Treatment, and Consequences for Maternal Care. Diagnostics. 2024;14:865. doi:10.3390/diagnostics14090865.
BELKİ DE BU HİKAYELERDEN BİRİ SİZİN
Sabah hazırlanırken aynanın karşısında durdu.
“Bu ay da gecikti…”
Telefonunu eline aldı, takvime baktı. Bir kez daha günleri saydı. Sonra yapay zekaya o meşhur cümleyi yazdı: “Adetim 8 gün gecikti, neden olabilir?”
Üç dakika sonra hamilelikten hormon bozukluğuna, stresten erken menopoza kadar birçok ihtimali okumuş ve hafifçe paniklemişti. Telefonu kapattı.
“Ben en iyisi bir doktora gideyim…”
Bir başka kadın, o sabah elinde iki çizgili gebelik testiyle banyodan çıktı. Mutlu muydu?
Çok. Heyecanlı mıydı? Fazlasıyla. Ama mutluluğunun hemen ardından küçük bir endişe geldi: “Peki şimdi ne yapacağım?”
Ne yemeliydi?
Kahve içebilir miydi?
Spor yapabilir miydi?
Bu ağrı normal miydi?
Bebeğin kalp atışı ne zaman duyulacaktı?
Ve belki de anneliğin en tanıdık sorularından biriyle tanışmıştı: “Acaba her şey yolunda mı?”
Bir başka kadın ise aylardır aynı cümleyi duyuyordu: “Ee, siz ne zaman çocuk düşünüyorsunuz?” Gülümsüyordu. “Bakalım, kısmet…”
Ama kimse onun her ay adet olduğunda yaşadığı küçük hayal kırıklığını bilmiyordu.
Kimse yumurtlama günlerini takip ettiğini, test sonuçlarını defalarca kontrol ettiğini ve bazen kendi kendine: “Acaba bende bir problem mi var?” diye düşündüğünü bilmiyordu.
Bir başka kadın 47 yaşında, geceleri üzerindeki örtüyü atıyor, birkaç dakika sonra üşüyüp yeniden çekiyordu. Bir gün çok neşeliyken ertesi gün sebepsizce gergindi. Adet düzeni de değişmişti. “Ben n’oluyorum böyle?” dedi arkadaşına.
Arkadaşı sakin bir şekilde cevap verdi: “Canım… yaş.”
Oysa bazen mesele sadece yaş değildir. Bazen beden, yeni bir döneme geçtiğini anlatmaya çalışıyordur.
Belki bu hikâyelerden biri, size tanıdık geldi. Belki hiçbiri… Çünkü her kadının hikâyesi farklıdır. Ama yıllardır kadınlarla aynı odada oturan bir hekim olarak şunu çok iyi biliyorum: Bir kadının bedeniyle ilgili anlattığı hiçbir hikâye yalnızca bedeniyle ilgili değildir.
Bir adet gecikmesi bazen basit bir hormonal değişikliktir; bazen kalbi hızlandıran bir endişe.
Bir ultrason görüntüsü bazen tıbbi bir ölçümken, bazen yıllardır beklenen bir hayalin ilk anıdır.
Bazen sessizlik vardır.
Bazen bekleyiş.
Bazen yeniden deneme cesareti.
Bazen de “Ben anne olmak istiyor muyum?” sorusu.
Bazen doğumdan sonra aynaya bakıp eski bedenini aramak…
Bazen kırklı yaşlarda değişen bedeni fark edip sessizce “Ben yaşlanıyor muyum?” diye düşünmek…
Unutulmaması gereken bir hakikat var ki; kadın bedeni hayat boyunca değişir.
İlk adetle değişir.
Aşkla değişir.
Cinsellikle değişir.
Gebelikle değişir.
Doğumla değişir.
Kayıplarla değişir.
Menopozla değişir.
Zamanla değişir.
Ama bu değişimlerin içinde en az öğrendiğimiz şey, kendi bedenimizi dinlemektir. Çünkü kadınlara çoğu zaman “dayanmak” öğretilir:
“Ağrıdır geçer.”
“Her kadında olur.”
“Strestendir.”
“Yaşındandır.”
“Doğumdan sonra normal.”
“Menopoz işte…”
Ve kadınlar zamanla, belki tercihen, belki mecburen kendi bedenlerinin sinyallerini küçümsemeye, görmezden gelmeye başlar.
Ben bu köşede size başka bir şey söylemek istiyorum: Bedeninizi merak edin, onu dinlemeyi öğrenin, ve en önemlisi soru sormaktan çekinmeyin. Çünkü kadın sağlığında çoğu konu “ayıp olur mu?”, “herkeste var mı?” ya da “önemsiz mi?” diye ertelenir. Oysa “El alem ne der?” jürisine kulaklarınızı tıkamanız gereken bir yerdir kadın sağlığı. Bilakis ertelenen her soru, bazen önemli bir cevabı geciktirir.
O zaman herkese merhaba, ben Op. Dr. Meltem Turna. 2015 yılından beri hekim, 2022 yılından beri Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, bir süredir de Perinatoloji alanında ihtisas yapmakla meşgulüm. Bir hocamız hastalık yoktur hasta vardır derdi. İşte burdan yola çıkarsak mesleğim bana sadece kadın bedenini değil, kadınların hikâyelerini de öğretti. Bir muayene odasında bazen büyük bir heyecana, bazen yıllardır söylenmemiş bir soruya, bazen korkuya, bazen gözyaşına, bazen de “Her şey yolunda” cümlesinin yarattığı rahatlamaya tanıklık ediyor çünkü insan bir yerde.
İşte bu nedenle bu platformda tam da bunları konuşacağız. Ama bir ders kitabı gibi değil de bir kahve sohbeti gibi. Bazen bir hikâyeyle başlayacak, bazen doğru bilinen yanlışları konuşacağız. Bazense kimsenin konuşmadığı konulara değineceğiz. Adet düzensizlikleri, gebelik, doğum, korunma yöntemleri, menopoz ve kadın bedeninin tüm değişimlerini birlikte ele alacağız.
Ve evet…
Bazen susulan şeyleri de konuşacağız.
Çünkü bilgi korkutmak için değil, kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmasını sağlamak içindir.
Ben burada size “şunu yapın” demekten çok, bedeninizi anlamanıza eşlik eden bir yol arkadaşı olmak istiyorum. Tabi sizler de isterseniz… Belki bir yazıda kendinizi, bir cümlede arkadaşınızı, annenizi, belki de yıllardır normal sandığınız bir şeyi bulmanıza yardımcı olacağım. Ve belki sadece şunu hissedeceksiniz:
“Demek bunu yaşayan yalnız değilmişim.”
O yüzden burası sadece benim yazdığım bir köşe değil, birlikte konuşacağımız, paylaşacağımız bir yer. Çünkü her kadının hikâyesi başka ve her hikâye anlaşılmayı hak eder.
Hazırsanız, tanıştığımıza çok memnun oldum.
Hikâyelerimize başlayalım. 🌿
SESLENDİREN: Rana TOKA
