Tiyatronun "Endüstriyel Show" İstilası:
Ünlülerin Gölgesinde Ölen Sanat
Tiyatro sahneleri, bugün tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar derin, sinsi ve kuşatıcı bir illüzyonun gölgesinde nefes almaya çalışıyor. Her yılın sonunda Kültür Bakanlığı ve TÜİK gibi kurumlar tarafından paylaşılan istatistik bültenleri, Türkiye’de tiyatro seyircisinin ve oynanan oyun sayısının katbekat arttığını büyük bir coşkuyla müjdelerken, perdelerin ardındaki sert, acımasız ve iki yüzlü gerçeklik çok başka bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bu tablonun bir ucunda, binlerce kişilik devasa arenaları yalnızca televizyon ekranlarından veya dijital dizilerden tanınan "popüler yüzlerin" ve influencer’ların gücüyle doldurmaya çalışan, kültürü fast-food bir tüketim nesnesine indirgeyen devasa ve acımasız bir tüketim makinesi yer almaktadır.
Diğer ucunda ise yüz kişilik mütevazı sahnelerini bile ayakta tutabilmek, izleyiciye sahici bir estetik sunabilmek için canını dişine takan, sistem tarafından tamamen görmezden gelinip yok sayılan hakiki sanatçılar ve bağımsız tiyatro emekçileri bulunmaktadır. O hâlde, bugün şapkamızı önümüze koyup sormamız gereken en temel, en yakıcı soru şudur: Biz gerçekten bir tiyatro eserini, bir dramatik dönüşümü deneyimlemeye mi gidiyoruz, yoksa televizyon ekranlarında parlatılmış simaları yakından görmek, onlarla aynı mekanda soluk almak için tasarlanmış birer "ünlü görme seansına" mı bilet alıyoruz?
Sahnede "Yıldız" Ekonomisi ve Sanatın Ruhsal İflası
Bugünün özel tiyatro piyasası, sanatsal niteliğin, estetik kaygının, felsefi derinliğin veya dramatik süzgecin bayraktarlığını yapan bir kültür alanı olmaktan çok uzaktır. Aksine, televizyon dizilerinde parlatılmış yüzlerin piyasa değerinin mutlak bir şekilde domine ettiği vahşi ve acımasız bir "ünlü hegemonyası" altına girmiş durumdadır. Dört bin kişilik devasa salonları veya kongre merkezlerini kiralayan büyük prodüksiyon şirketleri, sahneye konulan oyunun edebi derinliğine, metnin evrensel değerine veya sahne estetiğine zerre kadar bakmaksızın, salt o "popüler yüzün" ekrandaki kredisini kullanarak fahiş bilet fiyatları belirlemekte ve seyirciyi pasif birer tüketici olarak kodlamaktadır.
Bu endüstriyel yaklaşım, tiyatroyu toplumsal vicdanın, eleştirel düşüncenin ve ortak akılsallığın buluştuğu demokratik bir kamusal alan olmaktan hızla çıkararak, yalnızca belirli bir sermaye grubunun katılabileceği seçkinci ve yozlaşmış bir tüketim nesnesine dönüştürmektedir. Burada kurulan yapı, özünde bir tiyatro eseri veya estetik bir manifesto değil; milyarlarca liralık reklam ciroları hedefleyen dev bir PR kampanyasından ibarettir. Sanatın tarih boyunca var olan en temel, en kutsal kuralı olan "Salon bomboş bile olsa, karşısında tek bir seyirci varsa o perde açılır" ilkesi, bu acımasız ticari modellerde yerini soğuk, ruhsuz ve borsa mantığına dayanan bir kâr-zarar hesap kitabına bırakmıştır. Satılan bilet sayısı iki bin kişiyi bulduğunda dahi "beklenen kâr marjı" veya "istenilen ciro" gerçekleşmediği gerekçesiyle oyunu tek taraflı iptal etme cüretini, yüzsüzlüğünü gösteren bu zihniyet, tiyatro sanatının o asırlık, onurlu sahne adabına ve emeğine yapılmış en büyük hakarettir.
Görünmezliğe Mahkûm Edilen Hakiki Emek ve Bağımsız Sahne
Bu devasa bütçeli sahte prodüksiyonlar, arkalarına aldıkları reklam güçleri, sponsorlar ve medya desteğiyle ülkenin en nitelikli, en merkezi sahnelerini kapatıp parsellerken, tiyatroyu gerçekten bir "sanat" icra etmek için var gücüyle çalışan bağımsız topluluklar tam anlamıyla bir "görünmezlik" ve "yok oluş" çilesiyle baş başa kalmaktadır. Sosyal medyanın parayla yönetilen algoritma çarkları içinde sesini kitlelere duyuramayan, devletin niteliksiz destek mekanizmalarından yararlanamayan veya büyük markalardan hiçbir sponsorluk desteği alamayan küçük, yüz kişilik bağımsız sahneler, bugün ne yazık ki birer birer kepenk indirmekte, iflas bayrağını çekmektedir.
Sektöre herhangi bir "ünlü" etiketiyle veya televizyon torpiliyle tescillenmeden giren, metnin edebi ruhuna sadık kalarak estetik bir derinlik arayan, sahne tasarımından kostüme, özgün müzikten dramaturjiye kadar her bir detayı ince bir kuyumcu işçiliğiyle ören bağımsız sanatçılar, bugün tiyatro ekosisteminin en dış çeperine, en karanlık kıyısına itilmiş durumdadır. Büyük sermayeli prodüksiyonlar için "kâr marjı düşük" veya "verimsiz" görülen bu nitelikli oyunlar, gerçek sanatçılar için onurlu bir yaşam ve direniş mücadelesi; duyarlı, nitelikli izleyici için ise bu dijital ve sığ çağda gerçeklikle sahici, sarsıcı bir bağ kurabileceği son sığınaktır.
İstatistiklerin Büyük Yalanı ve Çürüyen Estetik Zevkler
Kültür politikalarını belirleyen resmi kurumlar tarafından paylaşılan o parlak, makyajlanmış ve göz boyayıcı TÜİK verileri, aslında tiyatronun coşkulu ve sağlıklı bir şekilde büyümesini değil, tiyatronun "endüstriyelleşerek" özünü, ruhunu nasıl yozlaştırdığını ve ticarileştiğini ustalıkla gizlemektedir. Seyirci istatistikleri kağıt üstünde artsa bile, bu devasa kalabalıklar nitelikli bir "oyun" izlemeye, estetik bir arınma yaşamaya değil, ekranın arkasındaki popüler simayı canlı kanlı yakından görmeye, salon çıkışında onunla fotoğraf çektirmeye, yani bir nevi "sosyal medya check-in" çılgınlığına gitmektedir.
İzleyicinin asırlardır gelişen estetik zevki ve eleştirel süzgeci, bu "sahte prodüksiyonlar" eliyle bilinçli olarak köreltilirken, insanı sorgulatan, zihni açacak ve dönüştürecek nitelikli oyunlar sahnesizliğe, hatta unutulmaya mahkûm edilmektedir. Tiyatroyu bir borsa manipülasyonu, bir bilet borsası mantığıyla yöneten bu şişirilmiş "show" balonu, tarihteki benzer örnekleri gibi er ya da geç patlayacaktır. Ancak geriye kalan kültürel ve sanatsal enkazda, sanata inatla, fedakarlıkla ve saf emekle tutunanların yaşadığı bu derin hayal kırıklığı, tiyatro tarihimize "yok edilen bir estetik ve kültürel birikim" olarak altın harflerle değil, kara bir leke olarak geçecektir.
Perdeyi Gerçek Emeğe ve Nitelik Odaklı Akla Açmak
Tiyatro asla ve asla bir gösteri endüstrisi, bir popüler kültür pazarı, bir magazin mecrası veya ciro odaklı bir eğlence sektörü değildir; tiyatro, insanı yine insana, insanî tüm zayıflıkları, çelişkileri, karanlık yanları ve erdemleriyle anlatma, sarsma ve uyandırma sanatıdır. Eğer önümüzdeki dönemde perdeler, sahnedekinin sanatına, oyunculuk maharetine veya metnin derinliğine değil, yalnızca oyuncunun "ünlü" olup olmadığına bakılarak açılacaksa, o perde sanatsal anlamda çoktan düşmüş ve yere serilmiş demektir.
Şimdi, tiyatroyu bu boğucu ticari esaretten, reyting kaygılarından, popüler kültür dayatmalarından ve ünlü hegemonyasından acilen kurtarıp; sahneyi hakiki emeğe, entelektüel niteliğe, estetik akla ve seyircinin saf algısına devretme vaktidir. Aksi takdirde, alkışladığımız şey tiyatronun zaferi değil, kapitalizmin sahnede ilan ettiği zafer olacaktır.
