

Yazan: Koray SIPÇIKOĞLU
HALUSİ NASYON’UN HATIRATI
İkinci Hatıra: Fransız İhtilali ve Pastane Meselesi
Fransız İhtilali'ni pek çok kimse yanlış bilir.
Ben oradaydım.
Hatta ihtilalin çıkmasında istemeden de olsa ufak bir dahlim vardır.
Bundan gurur duyuyor muyum?
Hayır.
Ama kruvasan güzeldi.
O tarihlerde Paris'te bulunuyordum.
Niçin Paris'teydim, tam hatırlamıyorum.
Galiba Erasmus'la gitmiştim.
Erasmus diye bir arkadaş vardı.
Hollandalı.
Çok okurdu.
Sonradan programını yaptılar.
Paris o günlerde fevkalade karışıktı. Halk aç, devletin kasası boş, herkes sinirli.
Bugünkü tabirle ekonomi biraz sıkıntılıydı.
Ben bir sabah kahve içmek üzere sokağa çıktım.
Baktım millet koşuyor.
Bir Fransız'ı çevirdim.
— Nereye gidiyorsunuz?
Bir şeyler söyledi.
Fransızcam yoktu.
Ben de:
— Haklısınız, dedim.
Kalabalığa karıştım.
Hayatta bazı yerlere nasıl geldiğimi hâlâ bilmem.
Mesela Fransız İhtilali.
Mesela ilk evliliğim.
İkisinde de kalabalığı takip ettim.
Bir müddet yürüdük.
Millet bağırıyor:
— Liberté! Égalité! Fraternité!
Ben de ayıp olmasın diye bağırıyorum:
— Liberté! Égalité! Fenerbahçe!
Yanımdaki adam dönüp baktı.
— Fraternité!
— Onu bilmiyorum, dedim. Yeni transfer mi?
Derken Bastille'in önüne geldik.
Koskoca hapishane.
Millet kapıya dayanmış.
Ben zannettim belediyenin ekmek büfesi.
Dedim:
— Sıraya girin kardeşim! Medeni olun!
Kimse dinlemedi.
Kapıyı kırdılar.
İçeri girdik.
Ben hâlâ ekmek arıyorum.
Bir hücrenin kapısını açtım.
İçeride sakallı bir adam.
Bana baktı.
Ben ona baktım.
— Ekmek var mı?
— Ben mahkûmum.
— Geçmiş olsun. Fırın hangi tarafta?
Adam ağlamaya başladı.
Sonradan öğrendim, Bastille basılmış.
Ben hâlâ kahvaltı edememişim.
İhtilal böyle başladı.
O günün akşamında saraydan haber geldi.
Kraliçe Marie Antoinette beni görmek istiyormuş.
Şaşırdım.
Demek ünüm saraya kadar ulaşmış.
Gittim.
Kraliçe pek zarif hanımdı.
Biraz da dünyadan haberi yoktu.
Bana:
— Monsieur Nasyon, halk niçin bu kadar kızgın?
dedi.
— Açlar majesteleri.
— Ekmek yok mu?
— Yok.
Bir müddet düşündü.
Sonra:
— Ekmek bulamıyorlarsa pasta...
Ben hemen elimi kaldırdım.
— Sakın.
— Ne?
— O cümleyi tamamlama.
— Neden?
— İleride başına bela olur.
Şaşırdı.
— Nereden biliyorsunuz?
— Ben geleceği az çok biliyorum.
— Nasıl?
— Geçen hafta Google'da okudum.
— Google nedir?
Yine erken konuşmuştum.
Benim bu huyum vardır.
Dedim:
— Bir nevi kütüphane.
— Nerede?
— Kaliforniya'da.
— Kaliforniya nerede?
— Amerika'da.
— Amerika nerede?
— Kolomb'a sor.
— Kolomb kim?
Sinirlendim.
— Yahu hiçbir şey bilmiyorsunuz, sonra millet niye ihtilal yapıyor!
Kraliçe biraz bozuldu.
Ortamı yumuşatmak için:
— Çay var mı? dedim.
Çay getirdiler.
Yanında pasta.
İşte bütün mesele de orada başladı.
Pasta fevkaladeydi.
Çikolatalı.
Bir dilim yedim.
Bir tane daha.
Dedim ki:
— Majesteleri, bunu halka dağıtsanız ihtilal falan kalmaz.
Kraliçe:
— Bu kadar pastayı nereden bulacağız?
Ben:
— Pastane açalım.
Böylece Marie Antoinette'le ortak pastane açmaya karar verdik.
Adını da ben koydum:
Antoinette Pastanesi.
Logo hazırdı.
Dükkânı Bastille'in karşısında tutacaktık.
Lokasyon mükemmel.
Fakat ertesi sabah dükkâna bakmaya giderken millet yine sokaklarda.
Dedim:
— Ne oldu yine?
Bir adam:
— Devrim!
— Dün yapmadınız mı?
— Devam ediyor.
Hayret ettim.
Bizde olsa öğlene kadar unutulur.
Fransız disiplinli millet.
Başladıkları ihtilali bitiriyorlar.
Bir müddet sonra işler iyice karıştı.
Kral XVI. Louis'yi yakaladılar.
Ben Louis'yi eskiden tanırım.
İyi çocuktu.
Biraz beceriksizdi.
Bir akşam oturuyoruz.
Dedim:
— Louis, bu millet sana kızgın.
— Ne yapayım Halusi?
— Seçim yap.
— Seçim nedir?
— Millet oy versin.
— Ya beni seçmezlerse?
— O zaman ikinci tura kalırsın.
— İkinci tur nedir?
— Onu Erdoğan'la Macron'a sorarsın.
Louis uzun uzun yüzüme baktı.
— Halusi, bazen senin hangi çağda yaşadığını anlayamıyorum.
Dedim:
— Ben de.
Sonra meşhur giyotin meselesi çıktı.
İlk gördüğümde ne olduğunu anlamadım.
Meydanda ahşaptan bir düzenek.
Üstünde kocaman bıçak.
Yanımdaki adama sordum:
— Bu nedir?
— Guillotine.
Ben:
— Güzelmiş. IKEA mı?
Adam anlamadı.
Ben yakından bakmaya gittim.
Bir görevli:
— Mösyö, uzak durun!
— Niye?
— Tehlikeli.
— Bunun garantisi kaç yıl?
Adam beni kovdu.
Sonradan ne işe yaradığını öğrendim.
Çok kötü oldum.
Dedim:
— İnsan biraz emniyet şeridi çeker.
Her isteyen yaklaşıyor.
İş güvenliği sıfır.
Hatta ertesi gün belediyeye dilekçe verdim.
“Giyotinin çevresine korkuluk yapılması ve çocukların yaklaşmaması için tabela konulması” diye.
Cevap gelmedi.
Çünkü belediye başkanını da giyotine götürmüşler.
Fransız bürokrasisi o yıllarda biraz ağırdı.
Bir gün Robespierre'le karşılaştım.
Çok asabi adamdı.
Dedim:
— Maximilien, biraz sakin ol.
— Devrimin düşmanlarını temizleyeceğiz!
— Tamam da herkesi kesersen memleketi kim yönetecek?
— Biz!
— Siz kimsiniz?
Bir durdu.
Bu soruyu pek sevmemiş olacak ki beni de listeye yazmış.
Akşam bir arkadaş koşarak geldi.
— Halusi! Seni arıyorlar!
— Kim?
— Devrim Komitesi!
— Niye?
— Karşı devrimciymişsin.
— Ben daha devrimin ne tarafında olduğumu bilmiyorum!
Hemen bavulu topladım.
Gerçi bavulum yoktu.
Bir poşete iki gömlek koydum.
Paris'ten ayrılacağım.
Tam istasyona gittim...
Tren yok.
Henüz yapılmamış.
İnsan geçmişte yaşarken ulaşım çok zor.
Mecburen at arabasına bindim.
Arabacı sordu:
— Nereye?
— İstanbul.
Adam yüzüme baktı.
— Très loin!
— Sen Edirne'ye kadar bırak, gerisini Marmaray'la geçerim.
Yine erken konuşmuşum.
Yıllar sonra Napolyon'la karşılaştım.
Dedim:
— Senin boyun anlatıldığı kadar kısa değilmiş.
Çok kızdı.
— Kim söylüyor bunu?
— İnternette yazıyor.
— İnternet nedir?
Yine başladık...
Ben de konuyu değiştirdim.
— İstanbul'a gittin mi hiç?
— Hayır.
— Git.
— Neden?
— Fatih diye bir arkadaşım var. Seni tanıştırayım.
Napolyon:
— Fatih Sultan Mehmet mi?
— Evet.
— O üç yüz yıl önce öldü.
Bir müddet sustum.
— Emin misin?
— Eminim.
İşte o anda biraz şüphelendim.
Çünkü ben Fatih'i daha geçen hafta görmüş gibiydim.
Gerçi geçen hafta dediğim 1453 de olabilir.
Ben günleri pek takip etmiyorum.
Fransız İhtilali tarih kitaplarında 1789 diye geçer.
Doğrudur.
Herhalde.
Fakat benim elimde 14 Temmuz 1789 tarihli bir selfie vardı.
Bastille'in önünde çekmiştik.
Ben, Robespierre, Danton ve arkada yanlışlıkla Elon Musk çıkmış.
Telefon değiştirirken silindi.
Yoksa gösterirdim.
Bazıları:
— Halusi Bey, 1789'da fotoğraf makinesi bile yoktu, diyor.
Ben bu insanlarla tarih tartışmıyorum.
Çünkü her şeyi bildiklerini zannediyorlar.
Ben yaşadım kardeşim.
Sen nereden biliyorsun?
Kitaptan.
Kitabı kim yazdı?
Bilmiyorsun.
Ben oradaydım.
Hem hâlâ Antoinette Pastanesi'nin yüzde ellisi benim.
Tapusu kayıp.
Bulursam dava açacağım.
Halusi Nasyon
Hafızam beni yanıltmaz. Yalnız bazen başka yüzyıla bırakır.
