
Yazan: Koray SIPÇIKOĞLU

Bendeniz Halusi Nasyon.
Bazı kimseler soyadımı işittiğinde manasızca gülüyor. Bilhassa eczacılar.
Geçen gün reçetemi almak üzere eczaneye gittim.
— İsminiz? dedi.
— Halusi.
— Soyadınız?
— Nasyon.
Adam gözlüğünü çıkardı.
— Halüsinasyon?
— Terbiyesizlik etme evladım, dedim. O dedenin adı.
Benim hafızam kuvvetlidir. Yalnız bazen hadiselerin tarihleri birbirine giriyor. O da benim kabahatim değil. Tarih dediğin zaten fevkalade dağınık tutulmuş bir kayıt sistemidir.
Mesela İstanbul'un fethi...
Dün gibi hatırlarım.
Sabah erkenden telefon çaldı.
Fatih arıyor.
— Halusi Ağabey, neredesin?
— Evdeyim Sultanım.
— Müsaitsen gel de şu İstanbul meselesini halledelim.
— Bugün mü?
— Bugün.
— Hay Allah... Ben bugün dişçiye gidecektim.
Fatih biraz alındı.
— Ağabey, koskoca Bizans'ı alacağız.
— İyi de benim dolgu düştü Mehmet.
Rahmetli çok heyecanlı çocuktu. Henüz yirmili yaşlarında. Bir imparatorluk görse hemen fethedecek.
Kalktım, hazırlandım. O zamanlar İstanbul'da trafik bugünkü kadar değildi. Yalnız surların önünde biraz sıkışıklık vardı.
Bir gittim...
Toplar, askerler, atlar...
Her taraf ana baba günü.
Fatih beni görünce koştu:
— Halusi Ağabey! Gemileri karadan yürütmeyi düşünüyorum.
Dedim:
— Mehmet, saçmalama. Gemi denizde gider.
— Ama Haliç'te zincir var.
— Zinciri kes.
— Kesilmiyor.
— Üstünden atla.
— Gemi bu ağabey.
Orada bir müddet düşündüm.
Sonra dedim ki:
— Karadan götür o zaman.
İşte tarih kitaplarında bugün “Fatih'in büyük askerî dehası” diye anlatılan fikir budur.
Bir teşekkür eden olmadı.
Hatta yıllar sonra televizyonda belgeselini seyrettim, benim adım yine geçmiyor.
Ayıptır.
Neyse...
Gemileri çıkardık karaya.
Fakat başka bir mesele zuhur etti.
Park edecek yer yok.
Yetmiş küsur gemi.
Beyoğlu tarafı zaten dolu.
Bir asker geldi:
— Halusi Bey, bunu nereye bırakıyoruz?
— İSPARK'a bırak.
— İSPARK nedir?
O anda fark ettim ki İSPARK henüz kurulmamış.
İşte insan tarihin önünde gidince böyle müşkülatlar yaşıyor.
Gemileri yağlı kütüklerin üzerinde yürütmeye başladık.
Bir ara Fatih yanıma geldi:
— Ağabey, nasıl gidiyor?
— Vallahi Mehmet, Boğaz Köprüsü yapılmadan bu şehir düzelmez.
— Boğaz Köprüsü nedir?
— Sen şimdi anlamazsın. Demirel yapacak.
— Demirel kim?
— Süleyman.
— Hangi Süleyman? Kanuni mi?
Bir an durdum.
— Olabilir, dedim. Bende de şimdi karıştı.
Sabaha karşı surlara dayandık.
Fatih atının üzerinde, heyecan içinde:
— Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beni!
Ben:
— Mehmet, sen önce sakin ol. Tansiyonunu ölçtün mü?
Beni dinlemedi.
Toplar ateşlendi.
Gürültü kıyamet...
Bir ara baktım karşı taraftan oklar geliyor.
Ben hemen bir kahvenin tentəsinin altına geçtim.
Fatih bağırdı:
— Halusi Ağabey! Ne yapıyorsun orada?
— Savaşın bitmesini bekliyorum.
— Gelmiyor musun?
— Mehmet ben danışmanım. Muharip personel değilim.
Nihayet surlar aşıldı.
Şehre girdik.
Fatih son derece mesuttu.
Ben de fena değildim ama sabahtan beri ağzıma bir lokma koymamışım.
Dedim:
— Mehmet, buralarda güzel dönerci var mı?
— Döner nedir?
İşte o anda fetih sevincim kursağımda kaldı.
İstanbul'u almışız.
Döner yok.
Böyle medeniyet mi olur?
Ayasofya'nın önüne geldik.
Fatih attan indi.
Ben de indim.
Gerçi benim atım yoktu.
Niçin indiğimi bugün dahi bilmiyorum.
Kalabalığın arasından biri bağırdı:
— Padişahım çok yaşa!
Ben de heyecana kapılıp:
— Mustafa Kemal çok yaşa!
diye bağırmışım.
Ortalık birden sessizleşti.
Fatih bana baktı.
— Kim?
Dedim:
— Sen devam et Mehmet. Bu spoiler.
Fetihten sonra Fatih beni saraya davet etti.
— Halusi Ağabey, sana ne ihsan edelim?
Dedim:
— Bana şehrin Anadolu yakasından iki dönüm arazi ver.
— Nereden?
— Bağdat Caddesi civarı olabilir.
— Orası tarla.
— Sen ver.
— Ne yapacaksın?
— Mehmet, sen beni dinle. Bir gün oranın metrekaresi imparatorluk eder.
Dinlemedi.
Onun yerine bana Üsküdar'da üç keçi verdi.
Ben de keçileri sattım.
Parasıyla Bitcoin aldım.
Gerçi şimdi düşünüyorum da...
Bitcoin o tarihte var mıydı?
Vardı herhalde.
Çünkü şifresini hâlâ bulamıyorum.
İstanbul'un fethi işte böyle oldu.
Tarih kitaplarında 1453 diye geçiyor.
Ben 1953 diye hatırlıyorum.
Çünkü fetihten sonra Demokrat Parti'ye oy verdiğime eminim.
Gerçi sandığa giderken yanımda Napolyon vardı.
Napolyon da Terakki'ye basmıştı.
Yok...
O başka gündü.
Galiba Fransız İhtilali'ydi.
Onu da bir ara anlatırım.
Halusi Nasyon
Hafızam beni yanıltmaz. Yalnız bazen başka yüzyıla bırakır.
HALUSİ NASYON’UN HATIRATI
Birinci Hatıra: İstanbul’un Fethi ve Otopark Meselesi
