YAZILARI
E. Burcu BİLGİLİ (GYY)

YAŞAMIN ALFABESİ #2
ÇINAR
Çınar da herkes gibi şehrin kaosuna kendini kaptırmış, bitmek bilmeyen bir koşuşturmanın içinde yaşıyordu. Çoğu zaman yersiz buluyordu bu maratonu. Ona göre hayat, sonu gelmez bir kısır döngüden ibaretti; insan dediğin devasa bir çarkın dişlileriydi ve her birey kendince o çarkı döndürmekle mükellefti. Hayat gailesi tanımı da tam olarak bu değil miydi? Sabahları saat sekiz buçukta yeni güne uyanıyordu. Bazı zamanlar alarmın sesiyle yataktan kalkmak bile keyfini kaçırmaya yetiyordu. Uykuyu sevdiğinden değildi bu isteksizlik. Zaten günde beş saat kadar uyuyordu. Boşa harcanan bir vakitmiş gibi geliyordu uykuda geçirilen saatler. Hayat, uykuya kurban edilecek kadar uzun değildi. Zamandan ne kadar çalabilirse, ömrü de o kadar uzayacaktı kendince. Gözlerini açtığında bir süre öylece durup düşüncelere dalıyordu: Bugün de tıpkı diğerleri gibi oradan oraya koşturacaktı; labirentte mahsur kalmış fare misali. Günün sonunda da yine dönecekti kendi sessiz sığınağına; yapayalnız. “Bugün de dünün aynısı mı olacaktı? Olmasındı, olmamalıydı; ama öyle olacaktı. Ne yazık…”
Aslında pek çoğunun sahip olmak isteyeceği türden bir hayata sahipti Çınar. Harika bir ailesi, prestijli bir kariyeri vardı ve kendine ait müstakil bir evde yaşıyordu. Dışarıdan bakıldığında mutluydu ya da mutlu olmalıydı! Ancak yolunda gitmeyen bir şeyler varmış gibi geliyordu zaman zaman. Bilemediği, çözemediği, bir yapbozun eksik kalmış parçaları gibi... O kadar yoğun geçiyordu ki günleri, eksik parçaların peşine düşecek bir boşluk yaratamıyordu kendine. Neydi bu içindeki hiçlik?
Yine alarm çaldı, yine isteksizce açtı gözlerini ve kalktı yataktan. Yılların yorgunluğu üzerine çökmüş, doksanlı yaşlara merdiven dayamış bir ihtiyar misali ağır adımlarla banyoya doğru ilerlerken kafasına yine onlarca düşünce hücum etmişti. Bir süre lavabonun önünde dikildi. Yüzünü yıkarken aynadaki adama bakarak kendini sorgulamaya başladı yeniden. Varlığının bir amacı olmalıydı. Hayat bu kadar mıydı? Bu monotonluk iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı. Anlaşılan yine mutsuz bir güne uyanmıştı. Dişlerini fırçalarken annesinin tavsiyelerinden biri geldi aklına: “Gününü nasıl geçireceğine kendin karar verirsin oğlum. Negatif düşünceleri her zaman kapının arkasında bırak ve hayata her gün gülümseyerek başla!” Suratında hafif bir tebessümle banyonun kapısını kapattı. Keyfini kaçıran tüm düşünceleri banyoya hapsetmişti…
Çınar’ın yönettiği şirkette onlarca çalışan vardı. Kocaman bir aile gibiydiler. Sosyal çevresi de oldukça genişti; ne çok insan biriktirmişti otuz beş yıllık yaşamında. Ailesi, dostları ve çalışma arkadaşları tarafından sevilen bir figürdü. İş çıkışlarında dostlarıyla buluştuğu ve neredeyse evinin dışında zamanının çoğunu geçirdiği “Palmiye” adlı bir mekân vardı. Şehrin en güzel yerinde, denize nazır, devasa bir işletmeydi burası. Mekânın sahibiyle de güzel bir dostluk bağı kurduklarından, arkadaşlarıyla uğrak yerleri olmuştu bu adres. Görkemli bir açılışı olmuştu Palmiye’nin. Oldukça kalabalık ve keyifli bir gece yaşanmıştı.
Palmiye’nin bulunduğu yerde eskiden kocaman bir park vardı. Yetişkinler piknik yaparlarken uzun sohbetlere dalar, gençler sporlarını yapar, yeni arkadaşlarla tanışır, çocuklar salıncaklarda sallanır, kaydıraklardan kayar, koşuştururlardı sağa sola. Yediden yetmişe tüm aile fertleri için keyifli bir yerdi. Hepsinden önemlisi; aileler, arkadaşlar, akrabalar bir arada güzel zamanlar geçirirlerdi. Çınar ve Cenk’in pek çok anısı saklıydı o parkta. İlk ağaçtan düşme olayını henüz on yaşındalarken orada yaşamışlardı. Çınar ağacın tepesine kadar tırmanmış, sırf Cenk de yanına gelsin diye “Yapamazsın! Çıkamazsın! Korkaksııın Ceeengooo!” diye bağıra bağıra Cenk’i gaza getirmişti. Zavallı Cenk ağacın ortalarına kadar tırmanmışken bir dala takılıp dengesini kaybederek tepetaklak yere yapışmıştı. Hâlâ o güne dair bir iz taşıyordu Cenk; yerdeki kırık cam parçalarının üzerine düşmüş, büyük bir cam yüzüne saplanmıştı. Keyifli başlayan o gün, hayatlarının en berbat anılarından biri olarak kalacaktı zihinlerinde. Çınar üzüntüyle karışık bir suçluluk hissetmişti. Yıllar geçmiş olsa da bazen Cenk’in yüzündeki belli belirsiz yara izini gördükçe içi cız ederdi. On ikinci doğum gününde ailesi Cenk’e bir bisiklet almıştı. Yine o parktalardı. Çınar da ilk kez binecekti bisiklete. Cenk’in bisikletini kullanırken bir anda yokuş aşağı hızla giderken bulmuştu kendisini ve sonrası malum… Bisiklet yokuş aşağı yuvarlanmış, Çınar’ın bacağı iki hafta kadar alçıda kalmıştı. İlk ve son bisiklet macerası olmuştu Çınar’ın. Zaman geçtikçe çocukluk yılları sadece birer tebessüm olarak kalacaktı hafızalarında. Pek çok yaramazlıklarına tanık olmuş o park ise, talihsiz bir yangın sonrası yanıp kül olmuştu; tıpkı zaman içinde küllenip yok olmuş çocuklukları gibi…
O akşam Çınar yine buluşacaktı dostlarıyla. Onlarla birlikte geçirdiği saatler, Çınar’ın dünyadan koptuğu, hayata kısa bir mola verdiği zamanlardı. Günlerinin dünleriyle aynı olduğunu düşündü yine: Aynı insanlar, aynı mekânlar, benzer sohbetler. Zaman akıyordu ve bir biçimde değişmeliydi bu akış. Çalan telefonun sesiyle bir anda sıyrıldı bu düşüncelerden. Arayan annesi Nüzhet Hanım’dı.
Anne ve babası birkaç yıl evvel bir sahil kasabasına yerleşmiş, yaşantılarına orada devam ediyorlardı. Çınar üniversiteyi bitirdiğinde babası İsmet Bey’in yıllar öncesinde kurduğu ve onca emek vererek büyüttüğü şirketinde çalışmaya başlamıştı. Yedi yıl kadar babasıyla çalışıp işleri tüm inceliklerine kadar iyice öğrenmişti. Çınar’ın otuzuncu yaş gününde ailesi koca şirketi ona devretmiş ve yıllardır hayalini kurdukları o sahil kasabasına yerleşmişlerdi. Beş yıla yakın bir süredir Çınar yalnız yaşıyordu. Şehrin keşmekeşi, bir zamanlar anne babasını da bezdirmiş olmalıydı diye düşünerek açtı telefonu:
“Günaydın anne.”
“Günaydın oğlum. Doğum günün kutlu olsun!”
Doğum günüm mü? diye düşündü Çınar. Kendi doğum gününü unutabilecek kadar meşgul müydü kafasının içi? Hüzünlendi bu duruma ama annesini üzmemek için belli etmedi.
“Teşekkür ederim! Nasılsın? Babam nasıl?”
“Biz çok iyiyiz canım. Buraların havası yaradı bize. Gelince konuşuruz uzun uzun, sen işe geç kalma. Bekle, babanı veriyorum. Kendine iyi bak oğlum. İnşallah en kısa zamanda görüşürüz. Dört gözle bekliyoruz gelmeni. Cenk’e bizden selam söyle. Seni seviyorum!”
“Ben de seni seviyorum anneciğim. Görüşürüz!” dedi Çınar.
“Otuz beşinci yaşın kutlu olsun evlat. İşler nasıl gidiyor bakalım?” diye sordu İsmet Bey her zaman olduğu gibi ciddi ve mağrur bir tavırla:
“Sağ ol baba. İşler bildiğin gibi; her şey yolunda, hiç merak etme.”
“Tamamdır evlat, oralar sana emanet. Görüşürüz.”
“Görüşürüz baba.”
Çınar hızlıca kahvaltısını yaptı ve şirkete doğru yola koyuldu. Kalabalığın, trafik ve korna seslerinin gürültüsünde sürükleniyordu yine. Gün henüz başlamışken yorgunluk çökmeye başlamıştı bile. Yarım saat kadar sonrasında ancak ulaşabilmişti şirkete. Her sabah yaptığı gibi kahvesini yudumlayarak ajandasına baktı: Saat onda toplantı, on ikide İtalyan iş ortaklarıyla öğle yemeği, öğleden sonra saat ikide Paris’teki bir şirketin yöneticileriyle tanışma toplantısı, akşam saat beşte ertesi iş gününü planlamak için şirketin yönetim kadrosuyla her gün rutin olarak gerçekleştirilen kısa bir toplantı daha… İçinden derin bir “Of!” çekti. Nedendi bu telaş? Birikmiş e-postalarını okumaya dalmıştı ki birden kapı çaldı; gelen Cenk’ti…
YAŞAMIN ALFABESİ #1
Yaşam; A’dan Z’ye hecelenmeyi, çözümlenmeyi ve baştan yazılmayı bekleyen kadim bir alfabedir. İnsan, kaderin görünmez bir mürekkeple hanesine yazdığı o gizemli harfleri okuyabildiği, anlayabildiği ve sahiplenebildiği ölçüde yol alır bu büyülü varoluş sahnesinde. Sevinçlerin coşkusuyla çoğalan ve göğe yükselen kahkahalar da hüzünlerin amansız ağırlığına karşı koyamayıp insanın özünden süzülerek yüzüne akan gözyaşları da aynı evrensel alfabenin dilsiz kıvrımlarında saklıdır. Ruhların hapsolduğu bu dünyevi sürgünde her bir harf, varlığın özüne açılan gizli birer kapıdır aslında. Bize düşen; yolumuza çıkan her harfle tanışmaya cesaret etmek, beraberinde getirdiği fırtınayı da sükûneti de göğüslemek ve bu rüyayı son nefese kadar doyasıya yaşamaktır. Zaman her an yeni bir kelime dizerken kader tahtamıza, hepimiz kendi masallarımızın yeri gelir biçare seyircisi, yeri gelir coşkulu oyuncusu oluruz. Ne var ki bu tek perdelik oyunda hayat herkese aynı cömertlikle davranmaz. Kimi yolculuğu boyunca bu mistik alfabenin neredeyse tamamını deneyimler, neşenin ve kederin pek çok tonunu tadarken; kimi de bazı harflerle hiç tanışamadan, tamamlanmamış satırlarla eksik kalmış bir hikâye misali göçer gider bu dünyadan. Ardında sadece yarım kalmış koca bir boşluk ve yankısız bir feryat bırakarak kaybolur sonsuzlukta.
Hikâyemizin rotası alfabetik bir disiplinle, harflerin sırlı dizilimiyle oluşturulmuştur. Yol haritası A’nın tutkulu mısralarında, B ile C’nin derin satırlarında saklıdır. Bu yolculuk, sadece harflerin sırasını takip etmek değil; zihnin, kalbin ve ruhun en kuytu köşelerinde unuttuğumuz o hakiki benlikle buluşma çabasıdır. Şimdi kendi alfabenizin eksik kalmış, yarım bırakılmış harfleriyle yüzleşmeye, ruhunuzun dehlizlerinde saklanan o dilsiz çığlıkları duymaya ve aynadaki suretinizle yüzleşmeye hazır mısınız?
AŞK
A’dan öncesi yoktur; ilktir, tazedir, başlangıçtır. Tıpkı AŞK gibi… Aşk, ruhun kendi hakikatiyle yüzleştiği en kutsal aynadır. Mantığın sustuğu, aklın teslim olduğu o gizemli eşikte insan; varlığını bir başkasının varlığında eritir. A harfinin dize dize örüldüğü bu ilk durakta, kalbin dilsiz çığlıkları nihayet kendi sesini bulur. Mevzu aşk olunca durur dünya; çıkar kozasından, şiir olur kelimeler ve sığınır zamansız mısralara:
Apansız, savunmasız tutunur aşka insan,
Aidiyet ararken bir olmaya çalışan,
Adar tüm varlığını, olsa da darmaduman,
Akıl tutulmasıdır karşılıklı yaşanan.
An gelir tanıyamaz aynalarda kendini,
Aslen en fenasıdır yitirmek benliğini,
Arar karanlıklarda kaybolmuş izlerini,
Anı olacak bugün, sanmıştı ki ebedî.
Aşkın yükü çökünce bir tarafın sırtına,
Ayrılık gelir sonra, beklenmedik bir anda,
Açılan yaraların sızısı vurduğunda,
Al takke ver külah der, düşer herkes yoluna…
Aşklar yaşanır bir de tek bakışla başlayan,
Ay ve gece misali, seni sana anlatan,
Aşinadır yürekler, göz göze geldiği an,
Artık ‘ben’ erimiştir, ‘biz’ olunmuştur çoktan.
Aranan iz düşünce, kalbin en kuytusuna,
Aynı kader yoğrulur, birleşen dünyalarda,
Ait ise o eve ve ev olmuşsa yuva,
Aşk olur; O’nda Sen’i görüyorsan karşında…
BAKIŞ AÇISI
Bireyler yaşama farklı pencerelerden bakarlar; kiminin camı karanlık bir duvara, kimininki ise güneşe nazırdır.
Bazısı göğü kucaklarken, bazısı başını kaldırıp duvarların ardına bakmaya yeltenmez bile.
Birinin monoton ve sıkıcı bulduğu hayatı, diğerinin en büyük hayalidir bazen.
Beklentiler içine girilir zaman zaman ve o doğrultuda çizilir gidilecek yollar.
Bir engelle karşılaşıldığında ise küsülür hayata bir süreliğine; oysa hayatın bu küskünlükten haberi bile olmaz.
Büyük şehirlerin kaosunda yaşayanlar veya yaşamaya çalışanlar, dönem dönem kendilerini bir mahkûma benzetirler içine hapsoldukları görünmez fanuslarda.
Beklenmedik anlarda boşluklara düşer ve yapayalnız hissederler o boş kalabalıklarda.
Boğulurlar, bunalırlar, sıkışıp kalırlar; dar gelir caddeler, şehirler ve dünya.
Başkalaşım şart olmuştur artık, ruh şimdi içine sığmakta zorlandığı kozasından sıyrılmalıdır.
Bedeli ağır olabilecek yaralar almamak adına, ufak ödünler verilmelidir vakti geldiğinde.
Bakış açısı değiştirilmelidir mesela, umutlar filizlensin ve çiçekler yeniden açsın diye.
Bilhassa fırtınalı havalarda yüreğin pusulası sıkı sıkı tutulmalıdır avuçta.
Bazen insan kendi ruhunun kuytularında anlam veremediği bir biçimde kaybeder özünü.
Benliğinin peşine düşmekten ürker kimi zaman, belki alışkanlıklarından vazgeçecek cesareti yoktur.
Bitmek bilmez bir döngüye girmiş, rüzgârla birlikte oradan oraya savrulmaktadır.
Binlerce düşünce nadasta bekler öylece zihninin en derinlerinde.
Birikmiştir yılların getirdiği yorgunluklar, kırgınlıklar ve kızgınlıklar.
Binmiştir sırtına artık taşımakta güçlük çektiği dünler, bugünler ve yarınlar.
Belirsizlikler bir kartopu gibi büyümüş ve çıkmaz sokakların sonlarında durmaktadır.
Bağırır sessiz çığlıklarla, kimseye duyurmadan ve ne acıdır ki kendi de duymuyordur kendi feryadını.
Boşa geçen saatlerin, günlerin, ayların ve hatta yılların müdavimi olmuştur.
Baksa bir başka pencereden, yağmurun ardındaki gökkuşağı gösterecektir kendini oysa.
Bilecektir o zaman, en karanlık gecenin bile bir sabahı olduğunu.
Bulutların arkasında saklanmış olan güneş süzülecektir içeriye.
Bahar gelecektir kışının ardından elbet, usulca.
Bir de doğru ve yanlışın bulanık sınırları vardır ki bir doğru harcanmamalıdır yapılan birkaç hata uğruna.
Belki de o yanlışlar götürecektir insanı varılması gereken asıl limanlara.
Başrolünü oynadığın hayatın senaryosunu da kaleme alabildiğin an, açılacaktır yaşanası yarınların kapıları ardı ardına…
CAN KIRIKLARI
Cennetini kendi yaratır beşer; her yeni günü bir tebessümle karşıladığında, yansıyacaktır o tebessüm günün sonunda ruhuna.
Cevherini keşfettiği an başlayacaktır içindeki o büyüleyici dönüşüm ve kalbinde filizlenen sevgi yeşertecektir attığı her adımı.
Cömertçe paylaştığı güzellikler ve iyi niyetler, varoluşun ortasında ona görünmez ama sarsılmaz bir mutluluk kalesi inşa eder.
Cehennemini de yaratan insanın ta kendisidir aslında; görünmez âlemler kurar zaman zaman zihninde.
Cevaplarını merak ettiği soruları gömmeyi tercih eder ruhunun karanlık gölgelerine.
Cümle aralarında boşluklara düştüğünde bürünür sessizliklere.
Can havliyle kendinden bile sakladığı duygular, gün gelir ruhunu çepeçevre saran bir duvara dönüşür.
Camdan bir kule gibi inşa ettiği o savunma mekanizmaları, küçük bir hakikat rüzgârıyla darmadağın olur.
Coğrafyası belirsiz bir yalnızlığın orta yerinde hisseder kendisini ve çırpınır durur çaresizce.
Cılız bir umut ışığı bile kâfidir oysa, ruhun tenhalarda kalmış yanlarını aydınlatmaya.
Cesur olmak gerekir bazen kaderin gidişatına seyirci kalmamak adına.
Cübbeyi kaldırıp atmak misali; kolay değildir zihindeki sanrılardan tahliye olmak.
Cüretkâr bir hamle yapılmadıkça, ruh savrulur durur aidiyet hissetmediği girdaplarda.
Cümle âleme ilan edilen başarılar, kendi içindeki büyük hezimetin üzerini örtmeye yetmez.
Ceketini alıp gitmek elzem olur o vakit; geçmişin küllerini savurup yeni bir kıvılcım çakmak adına.
Canı ziyadesiyle sıkılmıştır zaten, yitirilmiş yılların mutsuzlukları ve umutsuzluklarıyla.
Celladı olmuştur özünün, içindeki ışıktan adım adım uzaklaştığında.
Cefa diye kabullendiği yükler, kendi seçimleriyle kurduğu hayatının izleridir aslında.
Cansız birer heykel gibi duran anılar, gecenin ıssızlığında canlanıp zihnin sokaklarında cirit atar.
Cömertçe harcadığı ömrünün muhasebesini yapmaktan da sakınır çoğu vakit, bilir ki bilançoda yalnızca keşkeler birikmiştir.
Cesaretini toplayıp yüreğinin sesine kulak verebildiğinde, erişecektir ulaşılmaz sandığı sırlarına.
Cevap aynaların sırlarında gizlidir esasında; aynadaki yabancıyla yüzleşmeyi başardığı vakit, ilmekler bir bir çözülecek ve yeniden buluşacaktır özlemini duyduğu ruhla.
AYNA
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin, nefsin yolculuğunu konu alan ve manevî bir rehber niteliği taşıyan ‘Mesnevî’ adlı meşhur eserinden, derin anlamlar yüklü bir hikâye ile başlayalım:
Geçmiş zamanlarda Çinli ressamlar ve Rum ressamlar; ustalıkta en iyi biziz iddiasıyla bir üstünlük yarışına girerler. Bunu duyan padişah, onları sınayarak kimin haklı olduğunu ortaya çıkarmak ister. Ressamlar padişahın huzuruna çıkarlar. Aralarında bir perde bulunan iki büyük salon hazırlanır. Salonların karşı karşıya olan duvarlarını süslemeleri için bir salon Rum ressamlara, diğer salon da Çinli ressamlara tahsis edilir. Çinli ressamlar padişahtan yüz renk boya isterler. Hazine açılır, Çinlilere istedikleri kadar boya verilir. Kapanırlar salona. Rum ressamlar ise; boyamanın veya resim yapmanın hiçbir işe yaramayacağını ve duvardaki kirin giderilmesi gerektiğini düşünürler. Onlar da karşı salona kapanırlar ve başlarlar duvarları cilalamaya. İşlerini bitirdiklerinde duvar ayna gibi bembeyaz olmuş, berrak ve parlak bir hâl almıştır. O sırada karşı odada resimlerini bitirmiş olan Çinliler, neşe içinde davul çalmaya başlarlar. Önce Çinlilerin boyadığı duvarı merak ederek salona gelen padişah, gördüğü muhteşem renklere ve figürlere hayran kalır. Duvar büyük bir maharetle bezenmiş, son derece gösterişli ve göz alıcı bir hâle gelmiştir. Sonrasında Rum ressamların boyadığı duvarı görmek isteyen padişah için iki salonun arasına gerilmiş olan perde indirilir. Padişah ve diğerleri gördüklerine inanamayıp, hayrete düşerler: Rumların duvarı bomboştur. Tam da o anda Çinlilerin yaptıkları karşı duvardaki resimler, Rum ressamlar tarafından cilalanmış olan duvara daha canlı ve göz alıcı bir şekilde yansır. Çinlilerin resmettikleri desenler, Rum ressamların bembeyaz duvarında yeniden hayat bulmuş gibidir. Bir duvardan diğer duvara, dans edercesine akseden renkler, tertemiz duvarın üzerinde eşsiz bir şahesere dönüşmüştür.
“Çinli ve Rum Ressamlar” hikâyesi, tasavvuf edebiyatının en güçlü alegorileri arasında yer alır. ‘Beyaz duvar’ teması, arınmayı, saf kalbi ve lekesiz bilinci temsil eder. Mevlâna için beyaz duvar; gösterişten, hırstan ve kinden arınmış gönüldür. Sonsuz şekiller ve suretler oraya vurur ve orada görünür. Varlığın en saf hâlidir ‘beyaz’. Diğer renkler ise varlığa sonradan eklenirler. Mevlâna’ya göre hakikat, ruha yeni renkler eklenerek değil; ruhtaki fazlalıklar silinerek görünür hâle gelecektir.
Tarih boyunca renklere çeşitli sembolik anlamlar atfedilmiştir. Tüm renklerin birleşiminden meydana gelmiş olan beyaz; saflığı, boşluğu, masumiyeti ve içsel arınmayı temsil eder. Hakikati tüm çıplaklığıyla yansıtır. Felsefî bağlamda bu saflık evresi; potansiyel varlık hâlidir. Beyaz duvar boşluk, yokluk ya da noksanlık değil; aksine her şeyi yansıtabilecek bir güce sahip olma durumudur. Bir şeyler henüz gerçekleşmemiştir ama gerçekleşme ihtimallerini kendi içinde taşımaktadır. Hem her şeydir hem hiçbir şeydir beyaz. Varoluşçulukta beyaz, dünyaya gelinen ilk andır. Henüz anlam yüklenmemiştir. İnsan, kendi renklerini sürecektir beyazın üzerine, tıpkı bir ressam gibi. Ahlâk felsefesinde ise beyaz, masumiyet ve arınmışlıkla ilişkilendirilir. Masumiyetin sebebi tecrübe sahibi olmamaktır. Ruh henüz kirlenmemiş ve sınanmamıştır. Bu yüzden de kırılgandır. Mitolojide beyaz, boşluk, doğum, yeniden başlama, arınma gibi temalarla ilişkilendirilir. Kutsallıktır, aydınlanmadır. Ruh dünyaya ‘boş’ olarak gelir, beyazdır. Yaşam yolculuğunda boşluk doldurulacak, her deneyim yeni bir renk katacaktır beyazlığa. O saflık, önce ufak tefek çiziklerle tanışacak, sonrasında yavaş yavaş başlayacaktır lekelenmeye. Özellikle doğu mitolojilerinde beyaz, ölüm ile bağdaştırılmıştır. Ancak kastedilen ölüm yok oluş değil, farklı bir boyuta geçişin sembolüdür. Çin, Japon ve Hint mitolojilerinde, yasın rengidir beyaz. Türk mitolojisinde ise beyaz kutsaldır. Tanrı ve göğü temsil eder. Soyluluktur, meşruiyettir. Sadece ışık değil, kozmik düzenin ta kendisidir.
Beyaz, hayatın her evresinde farklı anlamlara bürünür:
Bebeklik döneminde; gözler dünyaya açıldığında tanışılır beyazla. Aydınlığın eşiğidir doğum ve varoluşa atılan ilk adımdır. Hastanelerdeki doğum odaları iyi aydınlatılmıştır. Sağlık personelinin önlükleri genellikle beyazdır. Bebek, varlık sahnesine çıktığı anda beyaz bir kundağa sarılıp sarmalanır. Çünkü başlangıçta temizdir ruh, günahsızdır ve saftır. Bembeyaz bir sayfa ya da boş bir tuval misali. Henüz diğer renklerle tanışmamış ve masumiyet lekelenmeye başlamamıştır. Bebeklik evresinde beyaz renk, ‘mutlak saflık’ ile bağdaştırılır. Ayrıca korunmayı, sessizliği ve kırılganlığı da sembolize eder.
Çocukluk döneminde; zihin, tıpkı yukarıdaki hikâyede bahsi geçen cilalı duvar gibidir. Gördüklerini, duyduklarını, öğrendiklerini bir ayna gibi yansıtır. Dünyayı algılarken, kendi içinde ayrımlar yapma kabiliyeti gelişmeye başlamıştır çoktan. Artık çevresinde olan biten her şeyi anlamlandırmaya çalışıyordur. Aile fertlerinin birinden, mahalledeki ya da okuldaki bir arkadaşından veya bir öğretmeninden duyacağı ve hoşuna gitmeyecek tek bir kelime ile ilk çizik atılacaktır ruhundaki saflığa. İşte bu nokta, beyazın diğer renklerle harmanlanmaya başladığı kırılma noktası olacaktır.
Gençlik döneminde; hayatın içine karışmaya ve onu deneyimlemeye başlayan genç birey, beyazın artık tek olmadığını fark eder. Saflık bulanmaya, beyaz sınanmaya başlamıştır. İşte bu süreçte varoluşsal çatışmalar başlar. Birey kim olduğunu değil, kim olmadığını fark eder. Sorgulamaya başlar kendini, çevresini, dış dünyayı ve hayatı. İlk hayal kırıklıkları, ilk kavgalar, ilk aşklar, ilk kayıplar gibi olgularla, o eski duruluğunu kaybetmeye başlamıştır beyaz. Ruh griyle tanışmıştır.
Yetişkinlik döneminde; başlangıçtaki o bembeyaz sayfa, geçen yıllar içerisinde binlerce renkle boyanmıştır. Öyle ki, o renk karmaşasının içinde beyazı bulmak zor gelmeye başlar. Ruhun beyazlığını, saflığını korumayı başarabilmek kolay değildir elbet. Farkındalıkları artmıştır bireyin ve geçmişine kıyasla daha bilinçlidir şimdi. Kendine ağır gelen tüm yüklerden vazgeçmeye, sadeleşmeye, özünü temizlemeye başlar. Bu dönem, ‘bilinçli arınma’ olarak adlandırılabilir. Ruhuna iyi gelmeyen, renginin tonunu bozan fikirlerden, eylemlerden ve ortamlardan kaçar. Berraklığını bilmeden ya da bile isteye bulandıran insanlarla arasına mesafe koyar. Metaforik olarak değişime uğramış olan beyaz renk artık saflığı değil, farkındalık sonrası içsel arınmayı temsil ediyordur. Tıpkı Mesnevî’deki beyaz duvar benzetmesinde olduğu gibi; hakikat, gösterişle değil, içsel arınmalarla görünür hale gelecektir.
Yaşlılık döneminde; tecrübeleri ve bilgeliği temsil eden kırlaşmış saçlarla, daha da görünür bir hâl alır beyaz. Bilgeliğin rengidir artık. Mitolojik anlatılardaki yaşlı bilge figürü her zaman beyazla tasvir edilir; saçları, sakalları, kıyafeti beyazdır, hatta beyaz ışıklar içinden çıkagelir. Yaş almış birey, dün tam olarak kavrayamadığı dünyayı bugün anlıyor ve aynı anlayışla kabulleniyordur. Ruh, yılların kazandırdığı deneyimlerle daha durgunlaşmış ve sakinleşmiştir. Yaşamın gürültüsünü azaltarak, özünü görünür hâle getirebileceğinin bilincindedir. Hayat yolculuğunun son duraklarında, yaşanmışlıkların süzgeçten geçirilmiş saf hâlini betimler beyaz. Zamanın içinden geçilmiştir çoktan. Kişi arınmıştır arık. Geçen yıllar sonrasında ruhunu cilalamış, geçmişe dair pek çok şeyi silmiştir. Tıpkı Rum ressamların cilaladıkları beyaz duvar gibi…
Son durağa gelinmiştir. Beyazla başlayan hikâye yine beyazla sona erecektir. Tıpkı yolun başında bizi kucaklayan, temizliğin ve saflığın sembolü beyaz kundak gibi, yine aynı saflığı temsil eden beyaz örtüye sarılarak uğurlanırız son yolculuğumuza. Rengârenk bir yaşam serüveni daha sona ermiştir. Bilinmeyen boyuta geçiş yaparken, romanın son sözünde yine o bilindik temenni: “Nurlarda uyusun!”
RESSAM (“AYNA” adlı yazımın nefesidir)
Yaşamın uçsuz bucaksız bir tuval,
Ressamı sensin; avucunda rengârenk boyalar.
Alı, karası… Hangi tonu kullanırsan kullan,
Olacak senin tezahürün, resmedeceğin kendi dünyan.
Naifti, duruydu gönlün bir zamanlar;
Ta ki diğer renklerle hemhâl olana kadar.
Varlık sahnesine çıktığında anladın:
Bildiğin gibi değilmiş âlem, beyaz değilmiş tek olan.
Akça pakçaydı ruhun cihana indiğinde,
Masumdun, saftın, berraktın evvelinde.
Hayat tiyatrosunda oynadığın her rolde
Lekelendi beyazın, geçen yıllar içinde.
Şatafattan uzak dur; arın dertten, kederden.
Beyhude taşıma yükleri, savur at üzerinden.
Gör bak o vakit nasıl döneceksin özüne,
Seni senden eksiltenleri eserinden silerken.
EMANET
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve kervanı Belh’ten yola çıkmışlardı. İpek Yolu üzerinden Konya’ya gideceklerdi. Şiddetli kum fırtınası yetmezmiş gibi, develerin boyunlarından sarkan ağır bakır çanların sesleri de kulakları tırmalayan, zihni uyuşturan bir eziyete dönüşmüştü. Kim bilir kaç ay olmuştu bu susuz okyanusa revan olalı. Devasa bir kum saatinin içine hapsolmuşlardı sanki; menzile ulaşmaya çabalayan küçük kum taneleri gibiydiler.
Güneş batarken ufukta heybetli bir taş yapı belirdi. Tam zamanında varmışlardı kervansaraya. Geceyi burada geçireceklerdi. Yorgun düşmüş develerini avludaki ahşap kazıklara bağladılar ve içeriye doğru yürüdüler. Duvarlardaki kandillerden sızan ağır yağ kokusu her yeri sarmıştı. Mevlânâ ve babası koridor boyunca sıralanmış her biri birbirinin aynı olan odalardan birine girdiler. Yere serilmiş iki hasır yatak vardı. Babasıyla karşılıklı uzandılar. Bedenleri yorgunluğa teslim olmuştu ve birkaç saniye içinde uykuya daldılar.
Yine migreni tutmuştu genç Profesör Friedrich Nietzsche’nin. Yaz nihayet gelmişti ve üniversitedeki son dersi bitmişti. Yoğun ve yorucu geçen bir dönemin sonunda her zaman yaptığı gibi Basel’den uzaklaşıp Sils-Maria’ya gidecek, o soğuk yalnızlıkta inzivaya çekilecekti. Trene vaktinde yetişebilmek için yanında getirdiği küçük deri valiziyle aceleyle bir at arabasına bindi ve yola koyuldu. İstasyona vardığında lokomotiften yayılan kömürün keskin kokusu dumanla karışmış, peronun üzerinde yoğun, gri bir sis bulutu olarak çökmüştü. Zamanın mekanik ritmi insanı boğuyordu.
Nietzsche köstekli saatine bakacakken kondüktörün tiz bir çığlık gibi çaldığı düdükle kendini trene attı. Neyse ki kompartımanda köşeye oturmuş ihtiyar bir adamdan başka hiç kimse yoktu. Sessizce selamlaştılar. Nietzsche şapkasını yanındaki boş koltuğa koydu, paltosunun cebinden not defteriyle kalemini çıkardı. Dünyanın tüm yükünü sırtlamış gibi birkaç sert aforizma karaladı. İstasyondaki dumanı solumuş olmanın da etkisiyle beyninin tüm hücrelerini zonklatan yeni bir migren atağı daha gelmek üzereydi. Şakaklarını ovdu, gözlerini sıkıca yumdu. Öylesine yorulmuştu ki birkaç saniye içinde uykuya teslim oldu.
Güneş henüz doğmadan uyanmıştı Mevlânâ. Kum çanağına dönmüş acıyan gözlerini ovuşturdu. Babası odada yoktu. “Kervanın başında, hazırlıkları kontrol ediyor olmalı,” diye düşündü. Yavaşça doğruldu. Avluya doğru giderken diğer odaların da boş olduğunu fark etti. “Çok uyumuşum, beklettim herkesi!” diye hayıflandı kendi kendine. Avluya çıktı. Fakat bir Allah’ın kulu görünmüyordu avluda, develer ve yükler de yoktu. Kervan onsuz yola çıkmış olamazdı. Babası onu yabanın orta yerinde asla bir başına bırakmazdı. Telaşla hancıyı aramaya koyuldu. O da yoktu. Bir süre sonra koca taş binada yapayalnız olduğunu anladı. Dışarı fırladı. Gördüğü, daha doğrusu göremediği manzara karşısında şaştı kaldı. Her yer dümdüz bir boşluktan ibaretti. Uçsuz bucaksız, devasa ve dilsiz bir boşluk. Ne bir ağaç ne bir kaya ne de tek bir kum zerresi vardı. “Hiçliğe mi vardım nihayetinde?” diye düşündü. Ufukta parlak, beyaz bir nokta görünüyordu. Ona doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yaklaştıkça büyüyordu o gizemli nokta.
Nietzsche gözlerini ansızın açtı. Başındaki korkunç ağrı tamamen geçmişti. Karşısında oturan ihtiyar adam yoktu. Tren hareket etmiyordu, mutlak bir sessizlik vardı. Kompartımandan dışarı çıktı. Peşi sıra dar vagonları tek tek dolaştı. Kimse yoktu. Ne bir yolcu ne de makinist.
Camdan dışarı baktığında gördüğü, daha doğrusu göremediği manzara karşısında şaştı kaldı. Her yer dümdüz bir boşluktan ibaretti. Uçsuz bucaksız, devasa ve dilsiz bir boşluk. “Sonsuz bir hiçliğin içine düşmüş olabilir miyim?” diye düşündü. Trenden indi. Etrafına baktı. Ufukta parlak, göz alıcı bir nokta görünüyordu. Ona doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yaklaştıkça büyüyordu o tuhaf nokta.
Mevlânâ ulaşmıştı hedefe. Uzaktan gördüğü o küçük nokta aslında cam gibi saydam bir kapıydı. Yıllardır içten içe erişmeye, uğruna yanıp kül olmaya can attığı o ilahi hiçlik olgusu bu kapının ardında olabilir miydi? Bir derviş olarak yapacağı en mantıklı şey teslimiyetle içeri girmekti ve hiç tereddüt etmeden geçti kapıdan.
Nietzsche de ulaşmıştı hedefe. Uzaktan gördüğü o küçük nokta aslında cam gibi saydam bir kapıydı. Bir an duraksadı ve felsefi bir şüpheyle düşündü. O kapıdan geçerek sürüden farklı, tamamen bağımsız bir adım atmış olacaktı. Kendi iradesini kuşandı ve sınırları aşacak olmanın verdiği büyük hazla girdi kapıdan.
Etraf aynıydı; uçsuz bucaksız, devasa bir boşluk. Derinlerden gelen kozmik bir uğultuyla birlikte kapı aniden yok oldu. Mevlânâ ile Nietzsche, az önce kapının olduğu yerde yüz yüze gelmiş, hayretle birbirlerine bakıyorlardı.
Biri cüppesi, tespihi, hırkası ve başında sarığıyla Doğu’nun kadim nefesi; diğeri paltosu, fuları, gür bıyıkları ve yeleğinin cebinden sarkan köstekli saatiyle Batı’nın asi dehası olarak öylece birbirlerini süzdüler. Şaşkınlık dolu uzun bir bakışmadan sonra Nietzsche konuştu ama sesini kendisi bile duymadı. Mevlânâ’nın dudakları iki kelam etmek için kıpırdadı ama ses yoktu. Diller tamamen susmuştu. Var olan tek şey, evreni kaplayan derin bir sessizlikti.
Gök parladı o an, etraf daha da aydınlandı ve ruhları uyandı.
“Ne oldu şimdi? Öldük mü?” diye sordu Nietzsche sert bir tavırla.
“Mümkün,” dedi Mevlânâ sakince.
Ses yoktu ama ruhlar birbirini duyuyordu.
Yürümeye başladılar bilinmezliğe doğru; yan yana..
“Kimsin sen?” diye sordu Nietzsche.
“Hiçim!” dedi Mevlânâ tebessüm ederek.
“Hiçlikte miyiz acaba?” dedi Nietzsche.
“………….” Sustu Mevlânâ.
Ayakları yürüyemez hale gelmişti. Mevlânâ durdu. Nietzsche de onunla birlikte durdu.
Oldukları yere oturdular; karşılıklı, göz göze.
“Hakikat tam da budur!” dedi Mevlânâ’nın derin ve şefkatli bakışları.
Mevlânâ büyük bir huzur içerisinde tebessüm ediyordu. Her daim erişmek ve içinde yok olmak istediği o mana âlemine nihayet varmışçasına.
Nietzsche’nin ise kaşları çatılmıştı: “Hakikat mi? Ölmüşsek ölmüşüzdür işte, ötesi safsata!” diye düşündü.
“Kulluk?” dedi Mevlânâ’nın bakışları.
“Kendine ihanettir!” diye cevapladı Nietzsche taviz vermeyen sert bakışlarıyla. Devam etti: “Sürünün içindesin hâlâ, zincirlerini kırmayı denedin mi hiç?”
Mevlânâ işaret parmağını zemine dik biçimde sabitledi, diğerini onun ekseninde semazen gibi döndürdü. “Sürüden kopuş, özünden kopuştur. Merkez sabittir ve her şey onun etrafında döner.”
Nietzsche dikkatle baktı, “Pergel.” diye düşündü. Bu kadim fikir, usul usul, bir sızı misali yerleşti onun asi ruhuna.
Mevlânâ cüppesinin içinden küçük bir ekmek parçası çıkardı. Yarısını böldü ve Nietzsche’ye uzattı. Gülümsedi gür bıyıklarının altından Nietzsche. Gülümsedi Mevlânâ.
Kalktılar. Bilinmezliğe doğru yeniden yürümeye başladılar.
Uzunca bir süre yürüdüler; yan yana, omuz omuza. Nietzsche durdu. Mevlânâ da durdu. Öylesine büyük bir varoluşsal yorgunlukla dolmuşlardı ki sırt sırta vererek yere oturdular. Sırtlarındaki yükleri paylaştılar. Bakışlar susmuştu bu kez.
“Tanrı öldü.” dedi Nietzsche. Bu kez ses yankılandı. Mevlânâ sadece gülümsedi. Sustular bir süre. Mevlânâ: “O, senin özündedir.” dedi ve sessizlik geri döndü.
Mevlânâ gözlerini açtı. Kervansaraydı ve avucunun içinde köstekli bir saat vardı. Babası yanındaki yatakta uyuyordu.
Nietzsche gözlerini açtı. Trendeydi ve elinde kehribar bir tespih vardı. İhtiyar adam karşısındaki koltukta uyuyordu.
İKİ KATRE
(“EMANET” adlı yazımın nefesidir)
Hazır olunca kervan, oldular yola revan,
O susuz okyanusta, seferîler perişan.
Ağır gelmişti evren, boğulmuştu tenhada,
Göç vakti geldi çattı, yol aldı inzivaya.
Zamansız bir mekânda, ayrı ruhlar birleşti,
Yürüdüler yan yana, tüm manalar değişti.
Hiçliğe düşmüşlerdi, buldular özlerini,
Ayrılınca sürüden, gördüler hakikati.
Oturdular sırt sırta, ruhani sorgularla,
“Kulluk”, “ihanet” derken, vardılar en ulyaya.
Böldüler fikirleri, yuttular parça parça,
Diller lâl oldu lâkin ruhlar etti temaşa.
Şark ve Garp katreleri süzülüp birleşince,
Kutsal birer emanet kaldı tüm nesillere.
MERHABA!
Ve perde açılır. Bir “ıngaaa” sesiyle başlar hikâye. İlk evinden tahliye zamanı gelen bebek, dünya sahnesine giriş yapmıştır. Konağından ayrılmanın verdiği içgüdüsel bir huzursuzluk yaşıyor olması muhtemeldir. Alışmıştır aylardır tutunduğu kozasında sessiz sedasız durmaya. Belki de korktuğundandır feryadı; sıcacık anne karnından çıkıp bilinmezliğe vardığında. Platon’un karanlık mağarasından çıkmış ve hakikatin göz kamaştırıcı ışığıyla tanışmıştır. Evinden zorla çıkarılmış bir kiracı misali, kapı önünde basar yaygarayı. O ağlarken gülümsüyordur dünyasındakiler. İlk sahnesinde yaşamıştır bebek hayatının ilk ironisini.
Ana kucağının sıcaklığı ve baba ocağının konforuyla tanışır sonra. Sığınağıdır, güvenli limanıdır dört duvar arası ve rüzgâr henüz içeri sızmamıştır. Dış dünyadan habersizce birkaç yıl daha geçirir. Altın Çağ’ını yaşamaktadır kendi küçük krallığında. Kardeşleri, kuzenleri, aile dostlarının çocukları ve komşu çocukları vasıtasıyla ilk arkadaşlık deneyimlerini yaşar. Oynarken yere düşüp bir yerlerini yaralaması veya arkadaşlarının birinden kötü bir söz işitmesi, yaşamındaki en büyük derdi olur. Ebeveynleri uf olan bölgeye üflediklerinde acısı bir nebze de olsa hafifler. Arkadaşlar arasındaki küslükler de çok uzun ömürlü olmaz zaten o yaşlarda. Üzüntüler kısa ömürlüdür. Ah çocuk! Masum çocuk! Büyüdüğünde de düşeceğin anlar olacak ve bir yara bandı yapıştırıp üflemekle kolay kolay iyileşmeyecek o yaralar. Birilerinden hoşuna gitmeyecek bir söz duyduğunda ise seni eksiltenleri bir bir hayatından çıkarmayı öğreneceksin.
Yıllar birbirini kovalar ve okul çağı gelip çatar. Demir alma vakti gelmiştir artık, ilk seferine çıkacaktır çocuk. Küçücük ayaklarıyla ilk büyük adımını atacaktır gerçek dünyaya. Heyecanlıdır ve içten içe ürküyordur yarınını bilmediği yollara revan olurken. Ne meşakkatlidir o yollar! Her sabah belki de henüz gün doğmadan uyanacaktır tatlı uykusundan. Kimi zaman zor gelecektir sıcacık yatağından çıkmak. Kimi zaman da “karnım ağrıyor”, “midem bulanıyor” ya da “başım ağrıyor” gibi çeşitli bahaneler uyduracaktır okula gitmemek için. Her gün aynı rota üzerinde bumerang misali gidip gelecektir. Görünmez bir fanusun içinde yıllar yılı sürdürecektir bu döngüyü; tıpkı dalgaların kıyıya vurup vurup geri çekilmesi gibi: Tekrar, tekrar ve tekrar. Ailesinin ve öğretmenlerinin katkıları ve elbette kendi çabalarıyla inşa edeceği geleceğinin temelleri atılmaya başlanmıştır. Küçücük yüreğine yüklenmiş kocaman sorumlulukları taşıyacaktır sırt çantasında; yarınlarının provasını yaparmışçasına. Tam da o zamanlarda tanışacaktır denizin hırçınlığıyla; bazen fırtınalar, bazen boranlar çıkacaktır karşısına. Acemi bir denizciyken nasıl baş edecektir tüm bunlarla? Hiçbir derste işlenmemiştir ki bu konular! Suyun üzerinde kalabilmek için dalgalarla mücadele ederken öğrenecektir fırtınalarla baş etmeyi. Hayat; hayatta kalmayı öğretecektir kendisine, görünmez bir öğretmen misali.
Yıllar yılları kovalamış, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen okul yollarının bitiş noktasına gelmiştir çocuk. Okulun kapısından bir daha geri dönmemek üzere çıktığında kuş gibi hafiflemiş hisseder kendisini; koca bir yük kalkmıştır üzerinden. Hele şükür! O zorlu maraton nihayet sona ermiştir. Özgürdür artık. Eğitim hayatında yaşadıkları birer anı olarak kalacaktır yarınlarına. En masum, en tatlı ve en güzel anılarını biriktirecek ama o günlerinin kıymetini onlarca sene sonra belki idrak edebilecektir. Ertesi sabah gözlerini açtığında bir tuhaf hisseder kendini. “Oh be! Artık ödev yapmak yok, ders çalışmak yok, sınav stresine de girmeyeceğim.” diye düşünürken kim bilir ne sürprizler beklemektedir onu yarınlarında. Mezuniyetin verdiği mutlulukla bir süre daha oyalanır. Sonrasında gün be gün büyüyecek olan derin bir boşluk kaplar içini. Artık güvenli limanından çıkma zamanı gelmiştir ve yeni bir rota oluşturmalıdır şimdi. Kendi anlam ormanında çırılçıplak kalmıştır. Seneler evvel okula başlarken yaşadığı o heyecan ve ürperti bu kez farklı bir biçimde ele geçirmiştir ruhunu. Hayat oyununda oynayacağı rol değişmiştir. Ve perde yeniden açılır…
Alır fenerini eline ve düşer kaderinin o dolambaçlı labirentine. İnanıyordur; bulacaktır elbet içindeki ateşi harlayacak bir meşgale. Kendisi için en sakin, en huzurlu limanı arar bir süre. Şanslıysa eğer, çaldığı kapılar bir bir açılır. Düzenin çarklarından biri olmuştur artık. Ancak umduklarını bulamamışsa, kendisine açılan kapıların ardında zamanın mabedine hapsedilmiş bir mahkûm gibi hissedecek ve üşüyecektir. Kim bilir belki de koca bir ömrü, “mış gibi” felsefesiyle yaşa(ma)yarak geçirecektir. Buna nasıl tahammül edilebilir ki? Aidiyet hissedeceği bir limana demir atabilme umuduyla başka kapıları zorlayacaktır. Tek bir yaşam hakkı vardır ve onu ziyan etmek değil, arzu ettiği şekilde taçlandırmalıdır.
“Keşke”leri çoğalmıştır şimdi ve korktuğu yazgı onu da yakalamıştır. “Asla onlara benzemeyeceğim!” dediği o gri sürüye çoktan karışmış, simülasyonun içinde sadece nefes alan bir mekanizmaya dönüşmüştür. Pusulası kırılmış ve çizdiği rotadan çıkmıştır farkında olmadan. Yaşamın girdabına kaptırmıştır kendini ve bir çıkış yolu bulamamaktadır. Aslında çıkışı da aramıyordur. Kurduğu sahte konfor alanına adapte olmuş, özünü bir yerlerde unutmuş ve ondan istenen sahte personaları kuşanmaya alışmıştır artık. Bir yaprak misali, rüzgârın götürdüğü her yöne sürükleniyordur istemsizce. Kendinden bile saklıyordur içine düştüğü trajediyi; tıpkı yaşlı gözlerle aynadaki aksine bakan bir palyaço gibi.
Şahane geçen monoton hayatında, kendine yabancı bir gölge olarak savrulup dururken ansızın bir kayaya çarpar zihni. Uyanış işte tam da o anda başlar. İlk olarak üzerine uymayan kıyafetleri ve kendine ait olmayan maskeleri çıkarıp atar. Sürüden ayrılma zamanı gelmiştir. Geçmişin karanlık dehlizlerinde, bir yerlerde unuttuğu özünü bulmak için yeniden düşecektir yollara. Aynadaki surete bakar ve gülümseyerek “MERHABA!” der.
