top of page

Betül BAŞAR

     BooKmaj okurlarına selam!

 

     Değerli arkadaşım Koray Sıpçıkoğlu’nun destekleriyle katıldığım bu şahane projede, Betül Başar’ı edebi yönüyle bulacaksınız. Her ne kadar eğitimimi “dil” alanında almış ve mesleki hayatıma medya sektöründe devam ediyor olsam da, kitaplarla ilgili yazılarımla burada sizlerle buluşacağım.

 

     Kitap özetleri, önerileri, yazarlarla söyleşiler, keyifli röportajlar ve çok daha fazlasıyla “BooKmaj” ailesindeyim artık. Her ne kadar yazıları ben yazıyor olsam da, değerli okurlarımızın her türlü görüş ve önerileriyle ilerlemek ve her zaman sıcak temasta olmak esas isteğimdir.

 

     Umarım ve dilerim ki, sizler de üzerinde konuşmak istediğiniz kitaplara dair beni yönlendirir ve bu arenada beraberce yol aldığımızı hissedersiniz. Zira BooKmaj sanata ve edebiyata gönül veren herkesin ortak platformu olmaya aday.

 

     O zaman, kitapların büyüleyici ve sınırsız dünyasında nice güzel paylaşımlara!

YAZILARI

DOSTOYEVSKİ

​

     19. yüzyılın başlarında tahta oturan imparator I. Pavel, Fransız Devrimi benzeri bir ihtilal ihtimalinden korktuğundan çevresinde etten bir duvar örmüş ve kendine sadık askeri ile ailesi dışında kimseyle yakın temas kurmamıştı. Tam bir otokratik düzen kurmaya çalışan I. Pavel, Rusya’yı yalnızlığa itmişti. Baskıcı tutumu ve rahatsız edici yaklaşımları sarayda huzursuzluğa yol açınca; düzenlenen bir saray darbesiyle I. Pavel öldürüldü ve yerine geçen ALeksandr, 1. Pavel’in aksine  reformist bir tablo çizmeye çalıştı. Ancak 1805’te Napolyon Bonapart’ın  Avrupa’daki savaşı yeniden başlatarak 1812’de direkt Rusya’ya saldırması ile ortalık tam anlamıyla karışacaktı. 

​

     İşte bu karışık ortamda , askerlerin yaralarını saran askeri bir cerrah, daha sonra Dünya Edebiyatı’ndaki eşsiz yerini tarihe yazacak olan Dostoyevski’nin babasıydı. Savaş yıllarında büyük kahramanlıklara imza atan bu doktorun, evde uygulayacağı despot tutum yüzünden, kendinden hayatı boyunca nefret eden bir Edebiyat dâhisi yetiştireceğini kim bilebilirdi ki!

​

     1821 sonbaharında Moskova’da yoksullar hastanesinde dünyaya gelen Dostoyevski, sıkıntılı bir çocukluk geçirmişti. Altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, alkolik ve şiddet yanlısı bir baba ve sürekli hasta olan bir anne ile yaşıyordu. Yaşadığı evde manen huzurlu olmadığı gibi;  maddi olarak da açmazlar içindeydi. Evin aşırı bir otorite ve disiplin hakimdi.  

​

     Emekli olunca yoksullara hizmet eden bir hastanede çalışmaya başlayan baba Dostoyevski, hastanenin avlusundaki evde ailesi ile kalıyordu.  Dostoyevski, babasının çalıştığı hastanedeki yoksul hastalarla sohbet etmeyi ve onların yaşam hikâyelerini dinlemeyi çok seviyordu. Daha çocukluk döneminde genç ve ergin insanlarla kurulan bu ilişkinin Dostoyevski’nin tüm hayatını ve ruhsal yapısını etkileyeceği şüphe götürmez bir gerçekti.  

Tüberküloz sebebiyle ölen annesinin ardından, hiç istemediği halde Mühendislik Askeri Okulu’na gönderilen Dostoyevski, babasından hiçbir maddi destek görmemişti. Babasına karşı büyük bir kinle dolu olan Dostoyevski, ona hakaret ve sitemle dolu son bir mektup yazmıştı;  ancak ne var ki babası, bu mektubu daha okuyamadan,  şiddet gören serfleri tarafından öldürülmüştü. İşte bu muazzam suçluluk duygusu, Dostoyevski’nin tüm hayatını etkileyecek olan Sara Hastalığının başlamasını da tetiklemiş oldu. Yaşadığı tüm bu travmatik olaylar ve üstüne eklenen suçluluk duygusu, onun kişilik özelliklerini adım adım ortaya çıkarıyordu: Onurlu, güvensiz, öfkeli bir Dostoyevski vardı artık... 

​

     O kadar öfkeli ve sinirliydi ki; çevresindekiler ona,  aşırı tavırları yüzünden “Ateş Fedya” lakabını vermişlerdi.

​

     1843’te Petersburg Mühendis Okulu’ndaki öğrenimini başarıyla bitirdikten sonra, Asteğmen rütbesiyle Petersburg’taki İstihkam Müdürlüğü görevine getirilen Dostoyevski, tam da beklendiği gibi,  bir yıl sonra istifa edip yazarlığa başladı. 

​

     Takvim yaprakları 1846 yılını gösterdiğinde Petersburg’da bir köşe başında bulunan evinde, Dostoyevski ilk yazım denemelerine başlamıştı bile…  Dönemin Rusyası’nın adeta aynası niteliğindeki ilk eseri İnsancıklar’ı yazarken, daha ilk eserinde bile içindeki acıma duygusu belirgindi. Mektup-roman tarzında kaleme alınmış toplumsal içerikli bu romanda, yaşlı bir kâtibin küçük bir kıza olan aşkı anlatılırken; sıradan, küçük, yoksul insanların yaşamı da net olarak betimleniyordu. 

​

     Dostoyevski İnsancıklar’ı bitirince en yakın arkadaşı Grigoroviç’e okuması için verdi ve  o da dönemin ünlü şairi Nikolay Nekrasov’a götürdü. Nekrasov hayranlık içimde dönemin en iyi eleştirmeni Belinski’ye götürünce ortaya şu eşsiz  yorum çıkmıştı bile: 

​

     “İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya`da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi… Rusya yeni bir Gogol kazandı. Eserin yazarı Gogol’ü de geçecek, dehası sayesinde, eserleriyle şimdiki ve bundan önceki bütün edebiyatı gölgede bırakacak!? 


     “İnsancıklar” ile Dostoyevski bir anda tanınan bir yazar durumuna gelmişti... Olanlara inanamıyor ve büyük bir şaşkınlık yaşıyordu.  Daha ilk eserinde başarıyı yakalamıştı.

​

      Edebi çevrelerce kabul gören Dostoyevski, yakaladığı şöhreti pekiştirecfeğine inanarak hemen Öteki / Öteki Ben’i yazdı. Amacı benliğin ikiye ayrılışını anlatmaktı. Hayatı boyunca üzerinde duracağı tema bu ikilik kavramı olacaktı. Daha 25 yanında bir bireyin olağanüstü tahlillerinin yer aldığı Öteki, gerçekten muhteşem bir eser olsa da; entelektüel Edebi çevre, toplumsal meseleleri irdeleyen kitapları daha kıymetli  buluyor, kurgusal kitaplar talep görmüyordu. Dostoyevski yanlış kulvardaydı artık. Derhal toparlanmalı ve kaybettiği Belinski desteğini yeniden elde etmeliydi. 

​

     Dostoyevski  “Onlar ,eleştirmenler, sonunda Öteki’nin ne olduğunu görecekler. Birinci sınıf bir fikri, ilk benim keşfettiğim ve benim bildirdiğim, toplumsal önemi bakımından gerçekten muhteşem bir tipi niçin bırakacakmışım ki?” diyerek eserine yönelik eleştirileri göğüslemeye çalışmıştı. 

 

     On dokuzuncu yüzyıl, dünya edebiyatı için bir uyanışın, baş kaldırının asrıydı ve öncü görevi şüphesiz ki Rus Yazarlar üstlenmişti. Gogol, Turgenyev, Dostoyevski, Puşkin, Tolstoy…  Ayrıca modern psikolojinin  yapı taşlarından sayılacak örnekler  de bu dönemde verilmeye başlandı; ÖTEKİ BEN gibi… Sigmund Freud gibi bir üstad  bile şizofreninin bu şekilde anlatımını şaşkınlıkla izlemişti. 

​

     Bu inişli çıkışlı duygusal ortam yüzünden,  zaten kaygan bir ruhsal zeminde yaşayan Dostoyevski,  artık büyük bir ruhsal çöküntü içindeydi. Kendisini bitik ve moralsiz hissediyordu. Hastaydı...  Düşünmeye, tazelenmeye, yenilenmeye ihtiyacı vardı ve 1848’de büyük bir umutla Beyaz Geceleri yazdı.

Hayalperest bir adamın dört günlük aşkının anlatıldığı bu eserde ana karakter; dostsuz, hayattan zevk almayan, toplum dışına itilmiş olmasına rağmen bunu kendine dert etmez çünkü tüm Petersburg sokaklarının kendisine ait olduğunu düşünür. Bir gün bu genç adam, St. Petersburg’un kasvetli ve beyaz gecelerinden birinde, tesadüfen kendisi gibi yalnız olan bir kızla tanışır. Tüm hayallerini ve anılarını paylaştıkları dört beyaz geceyi ST. Petersburg’un sokaklarında geçirirler. Ancak ne var ki; genç kız birkaç yıl önce tanıştığı ve bir yıldır haber alamadığı sevgilisini beklemektedir. Her gece sözleşip buluşarak  iç dünyalarını paylaşırlar. Dördüncü günün sonunda kızın beklediği kişi gelir ve ertesi gün Nastenka kahramanımıza bir mektup gönderir . Ondan özür dileyerek onu affetmesini diler ve arkadaş kalmak ister. Genç adam eskisi gibi hayalperest yaşantısına geri döner.

​

     Beyaz Geceler’in ardından durmadan yazan Dostoyevski, “Bir Yufka Yürekli” ile büyük bir atağa kalkacak ve kaybettiği itibarını yeniden kazanacaktır. Bununla yetinmeyen yazar,  politikaya atılmaya da karar verir. İşte tam da bu dönemde, eli kalem tutanlar arasında iki fikir filizlenmektedir: Batıcılar ve Slavcılar olarak iki farklı kutupta yer alan düşünürler, büyük bir fikir münakaşası içindedirler.

​

     Avrupa ülkelerini örnek alarak ilerlenebileceğini savunan Batıcılar ile Petro rejiminin bir Avrupa kopyası olduğunu düşünen  ve Petro’dan evvelki slav ruhuna dönülmesini isteyen Slavcılar... Nikola’nın emriyle genç liberaller gurubu üyesi 22 kişi tutuklanarak hapse atılır. Bunlardan biri de Dostoyevski’dir.

22 Aralık 1849 sabahında meydana getirildikten sonra 27 yaşındaki Dostoyevski ve arkadaşlarının gözleri ve elleri bağlanır. Hayat ile ölüm arasındaki ince çizgidedirler artık... Çar, yarattığı bu sahte infaz sahnesi ile ölüm korkusu  karşısında mahkûmların ne kadar küçülebileceğini görmek istemektedir. Üçer üçer dizilen mahkûm grubu, tam idam edilecekken Çar tarafından affedilirler ve idam cezaları sürgüne çevrilir. Kısa süreli sevinç yerini kaygıya bırakır çünkü artık  Dostoyevski için sürgün ve kürek mahkûmiyeti başlamıştır.  

​

     4 yıl kürek cezası ve ardından da  er rütbesi ile altı yıl sürgün edilecek olan Dostoyevski için, cehennem dönemi başlamıştı…  İncil’den başka kitaba izin verilmiyordu. Bu dönem Hıristiyanlığı, incili ve kutsallığı anlamlandırması açısından Dostoyevski’nin yaşamında dönüm noktalarından biri olacaktı. 

Kürek cezası 1854’te bitince er olarak ilk kışla görevine yani  Sibirya’nın ücra köşesinde yer alan Semipalatinsk’e gönderildi. EN büyük destekçisi olan kardeşi , mektuplarla onu hiç yalnız bırakmıyordu. 

​

     Beyaz geceler’de “ Yirmi yedi yaşındayım, gözüm kimseyi görmedi henüz, inanın bana, tek bir kadını bile…” diyen Dostoyevski için, gerçek hayatta da aşk ve cinsellik ön planda değildi. Ancak Semipalatinsk’te her şey değişecekti.  Burada Maria Dimitrievna İssaev ile tanıştı ve hemen etkilendi. Onun hakkında kardeşine şöyle yazmaktadır:

​

      “Uzun süredir bir kadını seviyorum ve onun da beni sevebileceğini biliyorum. Onsuz yaşayamayacağım; durumum azıcık düzelir düzelmez onunla evleneceğim. Onun da bunu kabul edeceğini biliyorum.” 

​

     6 Şubat 1857’de sevdiğine kavuşan Dostoyevski’nin evliliği, umulanın aksine kısa  bir süre sonra trajediye dönüşmüştü. Tüberlükoz hastası olan Maria gün geçtikçe sağlığını kaybediyor ve o büyük sevgi sadece acımaya dönüyordu. Tam bu sancılkı süreçte, Dostoyevski’nin artan ününün cazibesine kapılan bir kadın; Polina Suslova sahneye çıkacaktı. 

​

     Özel yaşamındaki çalkantıların yanı sıra, Radikaller'e Sırt çeviren Dostoyevski, Yeni Çar II.Aleksandr'ın Toplumsal Reformları’nı destekleyen bir tutum içine girdi. 1860’da kardeşi Mihail ile birlikte Vremya Dergisi'ni çıkarmaya başladı ve  dergi kısa sürede tutuldu. Bir yandan dergi başarı ile yoluna devam ederken , diğer yandan da Dostoyevski’nin unutulmaz eserlerinden Ezilenler kaleme alınmıştı bile… 

​

     1861’de Ezilmiş ve Aşağılanmışlar,okurlarla buluşmak için tamamen hazırdı. Ezilenler’de de , tıpkı diğer romanlarındaki gibi ruh çözümlemelerine sıkça yer veren yazar, okurun, karakterlerin psikolojilerine bürünmelerini sağlamıştı. Toplumdaki nüfuslu kişilerin bencilce tutumları yüzünden ezilen insanların dramatik tablosunu çizdiği kitabında,  AŞK’ın da ezilebileceğini göstermişti. 

​

     Dostoyevski , 1862 Yazında , çoktandır hayalini kurduğu Fransa, İngiltere ve İtalya'yı kapsayan yurt dışı gezisine çıktı; ancak, dönüşünde Slavcı tutumu iyice artmıştı ve dergideki yazılarından biri yüzünden Çarlık yönetimi Vremya’yı kapattırdı. 

​

     BU yıllar içinde yazma arzusu hiç dinmeyen yazar, yeni bir kitap hazırlığındaydı ve daha Sibirya’daki infaz yılları sırasında yazmaya başladığı “Ölüler Evinden Anılar” gittikçe şekilleniyordu. Sürgünde olduğu yıllarda derlediği notlarının 200’ünü Ölüler Evinden Anılar’da kullanacaktı. Anı-roman şeklinde tasarladığı kitabın edebi anlamdaki başarısının yanı sıra, yarattığı infial sebebiyle OMSK’taki cezaevinde düzeltmeler yapılması da ayrı bir başarı olarak tarihe geçecektir. Aleksandr Petroviç Goryançikov isimli kürek mahkûmunun mahkûmiyet yıllarının anlatıldığı eser, okuyucu ve eleştirmenler tarafından beğeniyle karşılanmıştı.

​

     Bu başarılı kitabın hemen ardından, kardeşi ile “Epoha” adlı dergiyi çıkartan Dostoyevski , derginin daha ilk sayısında Yeraltından Notlar’ı  yayımlamaya başladı.  Roman,  gerçek dünyadan kendini soyutlamış  veya buna zorunlu kalmış birinin iç çatışmalarını gözler önüne sermekteydi… Bilincin derinliklerine indiği bu eser, Dostoyevski’nin yeni çağının da başlangıcı olmuştur.

​

     1864- 1865 yılları ise, Dostoyevski’ye sadece şanssızlık getirmişti. Hem can yoldaşı kardeşini hem de uzun süredir hasta olan eşini aynı yıl kaybeden yazar, borç para alarak Avrupa’ya kaçmış ve Wiesbaden kentindeki kumar masasında şansını denemeyi amaçlamıştı. Ancak ne var ki Wiesbaden, büyük aşkı Polina ile ayrıldığı kent olarak ölene kadar aklında kalacaktı. Romanlarında görülen şeytan kadın temasına kaynaklık eden bu kadın, Dostoyevski’nin duygusal yapısında derin yaralar bırakacaktı. 

​

     Ekim 1865’te boğazına kadar batmış halde yeniden Rusya’ya dönen Dostoyevski, yayımcısından borç para aldığı için eserlerini aceleyle  yazıp bitirme yarışına girmişti. Söz verdiği romanını teslim etmesi için sadece bir aylık zaman dilimi vardı ve daha yazmaya başlamamıştı bile... İşte tam da bu sırada bir mucize gerçekleşti ve ileride de eşi olacak olan Anna Snitkina’yı stenograf olarak tuttu. Onun da desteği ile büyük bir yapıt tam zamanında hazırlanacaktı: Kumarbaz

​

     Bu eser; Dostoyevski’nin gençlik yıllarını, dramatik aşk ve kumar tutkusunu en yalın hali ile kaleme aldığı yapıtlarından biridir. Routtenburg’taki lüks bir otelde başlayan hikaye, emekli bir generalin çocuklarına eğitim vermek için tutulan öğretmen Aleksi İvanoviç’in öğrencilerinden Polina’ya âşık olmasıyla devam eder. Ancak Polina bir kumar tutkunudur ve aynı sevdaya Aleksi’nin de düşmesini sağlamıştır. Zavallı aşık Aleksi, gelişen şaşırtıcı ve sürükleyici olaylar sonucunda artık kumarın kölesi olmuştur. Polina artık onun için bir hiçtir…

​

     Dostoyevski, bu eseri yazarken kalemini adeta bir silah gibi kullanmuş ve en büyük yapıtlarından biri olan Kumarbaz’da Polina hak ettiğini bulmuştu… Hatta kitabın bir yerinde geçen “Öyle anlar oldu ki, onu boğabilmek için yaşamımın yarısını verirdim. Yemin ederim ki, bir hançeri yavaş yavaş göğsüne daldırmak olanağı geçseydi elime, bunu derin bir zevkle yapardım sanıyorum.”  Cümleleri de bunun bir göstergesiydi… Ancak bununla  bitmeyecekti; Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kardeşi Dunya, Budala’da Aglaya, Ecinniler’de Lisa, Karamazov Kardeşler’de  Katrin İvanovna’ya  da esin kaynağı olacaktı. 

​

     Dizginlenemez kumar tutkusunu ve Suslova’ya olan aşkını aktardığı bu eserin hemen ardından, Suç ve Ceza’yı artık tamamlamak istiyordu. 1866 yılında yayımlanan bu eser Dostoyevski’nin baş yapıtı olacak ve ana karakter Raskolnikov hafızalardan asla silinmeyecekti. Rusya 1860 yılında toprak reformu yaşamış ve toprak köleliği kaldırılmıştı. Tüm bu siyasi gelişmelerin gölgesinde yazılan kitapta, toplumsal ve ekonomik olaylar dikkatle incelenmiş ve halka yansıması büyük bir başarıyla aktarılmıştı. 

​

     Raskolnikov,  hukuk fakültesinde okuyan başarılı bir öğrenciydi ve Petersburg’ta oturduğu evin kirasını ödeyemeyince tefeciden borç alarak kendini büyük bir açmazın içinde bulmuştu. BU kötü niyetli tefeci kadın, Raskolnikov gibi düşük gelirli gençlerin kabusuydu.  Raskolnikov,  bir düşünce fırtınası içindeyken tefeci kadını ve onun masum kız kardeşini öldürmüştü. Ne var ki, bir masumun ölmüş olması, vicdanını rahatsız edecek ve Raskolnikov’u yaşayan bir ölüye çevirecekti. 

​

     1867 yılına gelindiğinde ise Dostoyevski’Nin gündeminde evlilik vardı.  Snitkina ile evlenen Dostoyevski, alacaklılardan kurtulmak için eşini de alıp dört yıllığına yurt dışına çıktı ve yaratıcılık anlamında en muhteşem eserlerini bu dönemde yazdı.  Ancak bu  süreçte Anna’nın hamile kalması ve doğan bebeklerinin birkaç gün sonra ölmesiyle Dostoyevski’nin travmaları  yeniden tetiklendi.  Bu dertler yetmezmiş gibi kumar tutkusu burada da peşini bırakmamış ve bunca sıkıntıya rağmen, elinde avucunda ne varsa kumara yatırmaktan çekinmemişti.

​

     Ünlü nörolog Sigmund Freud bu konuda Dostoyevski’nin psikolojik analizini yaparken, yıllar sonra şu tezi öne sürecektir:  “Dostoyevski oyuna oturdu mu, üzerindeki bütün parayı kaybetmeden rahat edemiyordu; oyun kendi kendini cezalandırmasını sağlayan bir araca dönüşmüştü. Kumardaki kayıplarıyla hem kendini hem de eşini büyük bir yoksulluk içine sürüklemek onun için patolojik bir doyum kaynağıydı. Dostoyevski’nin kendi kendine verdiği bu ceza, suçluluk gereksinimini doyuma kavuşturuyor, bunun sonucunda sanat çalışmalarını aksatan engel gevşeyince yazar başarı yolunda yeninde birkaç adım atmayı kendine çok görmüyordu.”

​

     İşte yine böylesi bir çıkış halindeyken yeni eseri filizlenmeye başlamıştı bile; Budala… 

​

     Eserlerinin çoğunda olduğu gibi bunda da kendi karakterinin yansımalarını görmek çok da zor değildi. Romanın baş karakteri olan saralı genç, yaşamı sorgulayan yapıdaydı. Kitabı yazarken “Amacım, tümüyle güzel bir insan yaratmaktır,” felsefesiyle yola çıkan Dostoyevski, peygamberimsi kahramanı Prens Mişkin’i yaratacaktı.  Ona göre en üstte kaymak tabaka, ikinci sırada oraya yükselmek için çırpınan orta tabaka, sonda  ise, hor görülen en alt tabaka vardır. Dünya nimetlerinin büyüsüne kendini kaptımamış olan Prens Mişkin ise, budalalık derecesinde iyi niyetlidir.  Sürekli olarak İyilik ve kurnazlık, saflık ve günah, aşk ile inanç gibi tehlikeli kavramları sorgular. 

​

     Dostoyevski “Büyük Bir Günahkârın Hayatı” adlı yapıtı ile uğraşır iken, yazarı çok etkileyen bir olay gelişir.Ülke çapında değişik görüşlerden birçok kişinin tepkisini toplayan bu olay, Dostoyevski'yi de uğraştığı yapıtına Neçayev'i temsil edecek bir karakter ilave ederek protesto etmeye iter. Böylece eklenen Pyotr Stepanoviç karakteriyle birlikle eser,  Ecinniler başlığı ile yayımlanır.  Karakterlerin neredeyse hepsi delirmiş gibidir. Dostoyevski’nin muhafazakâr görüşlerinin bihayli hissedildiği Ecinniler; Ateizm, sosyalizm ve nihilizm gibi ideolojilerin Rus insanı üzerindeki etkilerini ele alması açısından da son derece önemlidir. 

​

     Ecinniler’i yazmaya başladıktan bir süre sonra hastalanan Dostoyevski,  ,eserin yarıda kalmasından korkan yayıncısının gönderdiği avans ile yeniden Petersburg’a dönme imkânı bulmuş ve romanının sağladığı başarının ardından aydın çevrelerce aranılan bir isim haline gelmişti.  

​

     1873’te tutucu bir dergi olan Grajdanin  yani Yurttaş’ın başına geçmesine rağmen, derginin sahibiyle anlaşamadığı için bir yıl içinde istifa etti. Bu sırada eşinin desteği hiç azalmamış ve zekice bir hamle ile Dostoyevski’nin bütün eserlerinin yayımlanmasını ve ellerine yüklüce miktarda para geçmesini sağlamıştı.  

​

     Sağlığı bir iyi bir kötü halde ilerleyen Dostoyevski, 1975’te Delikanlı’yı yazdı.  Babasının sevgisini kazanmak için çabalayan evlilik dışı bir çocuğun hikâyesinin anlatıldığı kitap, dönemin en çok ses getiren eserlerinden biri  olmuştu … 

​

     Ve tabii Karamazov Kardeşler…  

​

     Dostoyevski’nin yazarlık hayatı boyunca değindiği önemli temaların bir arada işlendiği bu romanda, çıkarcı ve şehvet düşkünü bir babanın farklı eşlerinden olan dört oğlunun sevgi, nefret  ve tutku çerçevesindeki yaşamları işlenmekteydi.  Ağır ve ağdalı dili olan roman için iki yılını harcayan Dostoyevski, 1880 Kasımında kitabı bitirmişti. 

​

     "Dünya edebiyatının en büyük üç eserinin Sophokles'in Kral Oidipus'unun, Shakespeare'in Hamlet'inin ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'inin aynı konuyu, yani "baba katilliğini" ele alması rastlantı olarak açıklanamaz." der Freud.

​

     Babasının ölümünü istediği düşüncesi , Dostoyevski'nin yakasını hiç bırakmadı ve  onu hayatının sonuna kadar süren bir bunalıma soktu.  Ama edebiyat tarihinin belki de gelmiş geçmiş en güzel romanının ana temasını yine bu suçluluk duygusundan çıkardı.

​

     1881 yılının Ocak ayında hastalanarak  yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasında yürüdü.

​

     Dünya Edebiyatı için büyük bir deha olarak kabul edilen Dostoyevski, ardında bıraktı birbirinden değerli eserlerle yaşamaya devam etmektedir…

​

Çapa 2
Çapa 1

VIRGINIA WOOLF VE AŞK

 

“Bu yaşam çok kısa, çok kırık dökük. Hiçbir şey bilmiyoruz, kendimiz hakkında bile...”    

                                                                                                               Virginia Woolf

     1882’de Londra’nın gri ikliminde dünyaya gelen Virginia Woolf, Victoria Dönemi’nin tanınmış yazar ve eleştirmenlerinden Sir Leslie Stephen’ın kızıydı. Annesinin de babasının da ikinci evlilikleriydi ve derin bir duygusal uyum yakalayan bu çiftin beş çocuğu oldu. 

​

      Stephen Ailesi, Londra’da aydın insanların oturduğu güzel bir çevrede yaşıyor; yazlarını Cornwall bölgesinde St. Ives’taki evlerinde, deniz kıyısında geçiriyorlardı. Ailenin bütün çocukları, Victoria Çağı'nın tutucu yaklaşımını onaylamayan ve özgürlüklerini yaşamaya hevesli gençlerdi. Hatta çocukların 16 Şubat 1910 tarihli Daily Mirror gazetesine manşet olmalarını sağlayan olay, tam olarak sisteme olan isyanlarının fotoğrafını yansıtmaktaydı.

 

     İngiltere’nin en büyük savaş gemisi olan Dreadnought’a, Habeş asilzadeleri kılığında girerek ağırlanmışlar ve erkek kılığına giren Virginia’nın fotoğrafı, manşet olmasının ardından günlerce İngiltere’de konuşulmuştu. İşte daha gençlik yıllarında bile Virginia; farklı, özel ve başkaldıran yapısını gözler önüne seriyordu.

​

     Babasının ölümünün ardından Virginia için her şey değişecekti. Üvey kardeşleri tarafından defalarca tacize ve tecavüze uğrayan Virginia, gün geçtikçe erkeklerden nefret ediyordu. Bu durumu başlangıçta sadece ablasıyla paylaşmış ve bu ortak payda, onları zamanla eşcinsel bir birlikteliğe sürüklemişti. Daha sonra bu ilişkilerini başka kadınlarla da sürdüren Virginia, on altı yaşındayken kendinden yaşça büyük bir kadın olan Madge Vaughan’a platonik bir aşk beslemeye başladı. 1902 - 1907 yılları arasında mektup yazdığı bir diğer kadın ise Violet Dickinson’dı.  Ancak Violet’le olan ilişkisi de mektuplaşmanın ötesine geçememiş, sadece hoşlanma olarak kalmıştı…

​

     Virginia Stephen otuzuna yaklaştığı hâlde, hiçbir erkekle aşk ilişkisi kurmak istememişti. 1909’da Bloomsbury grubundan, yani adını oturdukları mahalleden alan aydınlar grubundan Lytton Strachey onunla evlenmeyi önerince, adamın eşcinsel olduğunu bildiği için, bu öneriyi hemen kabul etti. Ancak Lytton Strachey, korkuya kapılıp teklifini geri çekti ve arkadaş olarak iletişimlerine devam ettiler. Lytton Strachey, Virginia Stephen’ı eskiden tanıyan Leonard Woolf’a bir mektup yazdı; Virginia ile asıl onun evlenmesi gerektiğini anlattı.

​

     İşte bu dönemlerde bile Virginia’ya âşık olan Leonard Woolf ise Lytton’un bir telgraf çekmesinin yeteceğini; hemen ilk vapurla İngiltere’ye geri döneceğini bildirdi. Ve Leonard Woolf, yedi yıldır yaşadığı Ceylon’dan döndükten bir yıl sonra, 1912’de Virginia Stephen ile evlendi. Bu evlilikle Virginia, sadece bir koca değil, aynı zamanda ona ömür boyu destek olacak bir hemşire-bakıcı edinmişti. Cinsel açıdan tüm erkeklere karşı buz gibi olan bu kadın, Leonard Woolf’a inanılmaz bir sevgi duyuyordu.

​

     İkisini de fazlasıyla üzen başarısız birkaç deneyimden sonra, ev arkadaşı gibi yaşamaya karar vermişlerdi ve beden hazları dışında her şeyi paylaşıyorlardı. Virginia, yazdığı her kitabını bitirir bitirmez, okuyup eleştirmesi için Leonard Woolf’a verirdi. Onu hiçbir zaman yönlendirmeye kalkmayan eşine karşı tam bir güveni vardı. 1915 yılında yayımlanan ilk kitabının da güvenilir eleştirmeni, eşi Leonard Woolf olacaktı. Virginia Woolf’un ilk romanı DIŞA YOLCULUK’ta, romanın başkahramanı olan Rachel Vinrace, yalnız bir deniz yolculuğuna çıkmakla kalmaz; dışarıya, yani dış dünyaya açılır bu yolculuğu sırasında...

​

     Virginia Woolf’un ikinci kitabı olan GECE VE GÜNDÜZ ise 1919’da yayımlandı. Romanın baş karakteri olan Katharine Hilbery, bir insanın düşüncesiyle davranışı, kişisel yaşamıyla toplumsal yaşamı arasında büyük bir ayrım olduğunu düşünmektedir. Uçurumun bir kenarında insanın ruhu capcanlı iken; öteki kenarında ise “gece kadar karanlıktadır”. Katharine, insanın bu uçurumu aşmasının, bir yolu var mıdır acaba diye sorar kendi kendine…

​

     1920'ler, kadınların söz hakkının çok olmadığı, eğitim haklarının kısıtlı olduğu ve ötekileştirildikleri bir dönemdi. Virginia Woolf’un karakteristik ögelerinden biri olan feminist duruşu, işte bu dönemde kendini iyice göstermeye başlamıştı. 

​

     Virginia Woolf, üçüncü romanı olan Jacob’un Odası’nı, 1921’de bitirip, bir yıl sonra yayımladı. Yunanistan’da , 1906’da çok genç yaşta ölüveren sevgili kardeşi Thoby’nin kişiliğini düşünerek yazdığı bu kitapta, Jacob Flanders’ın kısa yaşamına bir projektör tutuluyordu sanki…

​

     Vita’yı tanıyıncaya kadar, Virginia’nın, Katherine Mansfield dışında kimseyle gönül ilişkisi olmamıştı. 14 Aralık 1922’de Vita ile tanıştıklarında, Vita otuz yaşında bir şairdi. Virginia da kırk yaşında olgun bir kadındı artık… 

​

      Aristokrat bir aileden gelen Vita, erkeksi davranışları ve uğraşlarıyla dikkat çekiyor, fizikî cazibesiyle de ilgi odağı olabiliyordu. Virginia, günlüklerinde ve mektuplarında Vita’yı şöyle tanımlamıştır:

​

     “… kayın ağacına benzeyen bacaklarıyla dolaşıyor, parlak bir pembe, üzüm salkımı, sallanan inciler _ seviyorum(…) (benim hiç olmadığım gibi) gerçek bir kadın olması. Sonra onda şehvet uyandıran bir şey var: üzümler olgun: ve fazla derin düşünceli değil. (…) Bana, her nedense, herkesten her zaman en çok beğendiğim şey olan annece bir himayeyi ve yoğunluğu veriyor.” 

​

      Metinde de net olarak görüldüğü gibi, Virginia’ya göre Vita, son derece şehvetli ve cazibeli bir kadındı. Vita’nın çapkın bir biseksüel olması, Virginia’yı ister istemez anlayışlı olmaya itiyordu. Vita’nın tüm çapkınlıklarına rağmen, 19 yıl süren birliktelikleri boyunca Virginia Vita’ya 400 mektup yazmıştı. Tahmin edileceği gibi, mektupların büyük bir çoğunluğunda kıskançlık, sitem, aşk ve tutku imgelerine rastlamak mümkündür. 

​

      1927’ye gelindiğinde ise Virginia Woolf’un en ünlü ve en güzel romanı okurlarıyla buluşacaktı artık: Deniz Feneri… Eşi Leonard Woolf’un, “ruhbilimsel bir şiir”, diye tanımladığı bu romanda, yazar, çocukluk anılarına dayanarak annesiyle babasını anlattığı için, onun otobiyografik sayılabilecek kitabıdır bu…

​

     Aralık 1927 güncesinde, çok sevdiği yeğenlerinin verdiği bir partiden dönüp de bu çocukların ne hoş olduklarını anlattıktan sonra hem kendini tümüyle yazmaya adayabilmek hem de çocuk doğurmanın “bedenselliğini” yaşamamak adına, doğurmaktan vazgeçtiğini söyler: 

​

     “Ama ne garip ki, kendi çocuklarımın olmasını istemiyorum artık. Ölmeden önce bir şey yazmaya doymak bilmeyen bir isteğim var...  Yaşamın kısalığı ve sağlıksız ateşi beni yıkmakta… Doğurmanın bedenselliğinden hoşlanmıyorum. Bu duyguyu içgüdüsel olarak öldürdüm belki; belki de doğa yaptı bunu.”


     Deniz Feneri’nden bir yıl sonra 1928’de yayımlanan Orlando, İngiliz edebiyatında hiçbir başka kitaba benzemeyen, tümüyle özgün bir düş gücü ürünüydü. Son derece sade ve yalın bir anlatımı olan Orlando’nun, tahmin edeceğiniz gibi, esin kaynağı Vita’ydı… Romanlarında cinsellik konusuna temkinli yaklaşan yazarın bu kitabında, tutkulu lezbiyen eğilimli bir ilişkiye yer verdiği görülür.

​

     Yıllar sonra Vita’nın oğlu Nigel Nicolson,  Orlando için “edebiyatın en uzun ve büyüleyici aşk romanı” diyecektir. 

​

     1929’da yayımlanan “Kendine Ait Bir Oda”, Virginia Woolf’un 1928’de verdiği iki konferanstan oluşan ve konuşma dilinin doğal ve rahat akışını koruyan kısa bir kitaptı. 1931’deki eseri Dalgalar ise yine oldukça ses getiren bir kitap olmuştu.  

​

      Virginia Woolf için kaygılı ve zor günler başlamış, ikinci bir dünya savaşının, Avrupa uygarlığının sonu olacağı saplantısına kapılmıştı. Savaşın ilk yıllarında Nazi Almanyası’nın zaferleri, korkularını büsbütün artırdı. Eşi onu Londra’dan uzaklaştırdı ve daha sakin kırsal bölgede bir eve yerleştiler. Ama ne fayda! Bütün ülke geceleyin sürekli havadan bombalanıyordu. 1940 güncesinde,


     “Ellerimizi başımızın arkasında kavuşturarak yüzükoyun yattık. ”Dişlerin birbirine değmesin, dedi Leonard.” diye anlatmaktadır.

​

      Savaş kaygısı büyük bir etki olsa da onu hayattan koparan ana neden o değildi aslında... Yazar olarak yaratıcı gücünü yitirdiğini düşünüyordu.

 

     Londra bombalanırken, “Bu gece kim ölecek?” diye sormuştu kendi kendine. Arkasından da “İnsan artık yazamıyorsa, canına kıyması daha iyi olur” diye eklemişti.

​

     Savaş felaketi, artık yazmamak kaygısı, delirmek korkusuyla birleşince, denize girmediği için yüzmesini bilmeyen Virginia Woolf, ceplerini taşlarla doldurup, kendini Ouse Irmağı'na attı. Yürürken kullandığı bastonu, ırmağın kıyısında bulundu. O sırada daha elli dokuz yaşındaydı.

​

     Virginia Woolf, intihar etmeden hemen evvel, ablası Vanessa’ya ve eşi Leonard Woolf’a birer mektup yazmıştı. Eşine mektubunda ise şöyle diyordu:

 

     “Yine delireceğimden eminim. O korkunç günleri yeniden yaşamaya katlanamayacağımı hissediyorum. Bu kez iyileşemeyeceğim üstelik... Sesler duymaya başlıyorum… Bu yüzden de, yapabileceğim en doğru şeyi yapıyorum. Sen, mutlulukların en büyüğünü verdin bana... Bundan böyle savaşamam… Senin yaşamını bozduğumu biliyorum... Kendi yaşamımın bütün mutluluğunu sana borçluyum… Beni herhangi bir kişi kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Senin iyiliğine güvenimden başka her şeyimi yitirdim… Artık senin yaşamını bozamam. Hiç kimse bizim ikimizden daha mutlu olmamıştır.”

         BooKmaj, 4Life Multidisipliner Sanat Platformu adına yayımlanan Multidisipliner Sanat Dergisi'dir. 2026 yılında E. Burcu BİLGİLİ ve Koray SIPÇIKOĞLU tarafından oluşturulan bu platform Sanat, Felsefe ve Bilim üzerine hem akademisyen hem amatör emekçilerin eser ve çalışmalarını içermekte ve toplumsal bilgi paylaşımı amaçlı faaliyet göstermektedir. Sanat, Felsefe ve Bilim değerlerinin birbirini besleyen örüntülerini sunmak başta olmak üzere hem klasik metod ve ekolleri hem de yenilikçi çalışmaları içermektedir. Tüm paylaşımların hukuki hak ve sorumlulukları yazar ve üreticilerine aittir. İzinleri dahilinde paylaşılmaktadır. 

​

BooKmaj Yayın Kurulu

​

YAYINCI ve İMTİYAZ HAKLARI SAHİBİ: 4Life PRODUCTIONS

GENEL YAYIN YÖNETMENİ: E. Burcu BİLGİLİ

SANAT YÖNETMENİ: Koray SIPÇIKOĞLU

YAYIN KURULU VE DANIŞMANLAR: Dr. Mehmet Reşat BULUT, Fazilet AKARÇAY, Betül BAŞAR,

Duygu ÇATALTAŞ SIPÇIKOĞLU, Hakan BİLGİLİ. Mehtap BAŞ. Miray ANKÂOĞLU

SESLİ DERGİ KOORDİNATÖRÜ: Rana TOKA

SPONSORLUK ve REKLAM KOORDİNATÖRÜ: Melisa Zeynep AVCI

FOTOĞRAF VE GÖRSEL KOORDİNATÖRÜ: Sufi Kerem ÇALIŞIR

MEDYA KOORDİNATÖRÜ: Yaren SAFA

HUKUK SORUMLUSU: Av. Resul ULUDAĞ

​

BooKmaj'a Sanat Sponsoru olmak isteyenler için:

IBAN: TR96 0006 2000 7420 0006 2925 23

Açıklamaya lütfen Bookmaj Sanat Dergi Sponsorluk yazmayı unutmayın. 

​​​

Bilgi almak ve iletişim için: iletisim@bookmaj.com

Yeni çalışmalarınızı göndermek için: platform@bookmaj.com

​

logo.jpg

© 2026 by 4Life Productions 

bottom of page